Adanın Kuzeyinden Kıbrıs Sorunu

0
The following two tabs change content below.

Onur Reha Yıldırım

Latest posts by Onur Reha Yıldırım (see all)

Yazar: Onur Reha YILDIRIM

KKTC’ye Genel Bir Bakış

Çok öncesine gitmeden; Osmanlı-Rus İmparatorluğu arasında gerçekleşen 93 Harbi sonucunda, İngiltere desteğini sağlamak ve olası bir Rus tehlikesinin önüne geçmek için, ada; 500 bin Amerikan Doları karşılığında İngiltere’ye kiralanmıştır. Kıbrıs Sorunu olarak literatüre giren durum, aslında İngiltere hâkimiyetinden sonra 1960 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla başlamıştır. Devlet yönetiminde Rum ve Türk yöneticilerin bulunduğu ve iki toplumun eşit bir şekilde temsil edildiği Kıbrıs Cumhuriyeti, mevcut yapıyı 1963 yılına kadar korumayı başarmış; fakat Türk Başkan Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’e verilen veto hakkının kaldırılmasından sonra iki toplum arasında gerilim artmıştır. Rum Lider Makarios’un çözüme ulaşmadaki isteksizliği ve ABD Başkanı John F. Kennedy’nin, Türk tarafıyla uzlaşılması yönündeki önerilerini de göz ardı etmesi, iki halk arasındaki sorunların artarak devam edeceğinin göstergesi olmuştur.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan önce, halk birçok sıkıntıyla karşılaşmıştır. 1976’da Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasının ardından 1983 yılında adanın kuzeyindeki Türkler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurarak bağımsızlığını ilan etti. KKTC, bağımsızlığını ilan ettiği tarihten itibaren ada nüfusunun yaklaşık %30’unu Lefkoşa, Gazimağusa, Girne, Güzelyurt ve Lefke şehirlerinde barındırmaktadır. Adanın siyasi statüsüne bakıldığında, Bileşmiş Milletler ve Avrupa Birliği tarafından KKTC hukuken tanınmamakla beraber “de facto devlet”  olarak tanımlanmakta ve uluslararası otoritelerce adanın tamamının 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları içerisinde olduğu kabul edilmektedir.

GBİ Kuzey Kıbrıs’ta

Kıbrıs Rum kesimiyle yıllardır yaşadığı sorunlarla Türkiye gündeminden düşmeyen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası problemlerini masaya yatırmak ve adada yaşayan Rum – Türk asıllı vatandaşlar ile geçmişten günümüze kadar yaşadıkları sorunlar üzerine görüşmeler yapmak ve KKTC siyasetçileriyle resmi temaslarda bulunmak üzere heyet olarak adaya ziyarette bulunduk. Yaptığımız saha çalışması ve resmi temaslar sonucunda hem siyasi grupların hem de vatandaşların Kıbrıs Sorunu’na ilişkin görüşlerini dinleme fırsatı yakalarken adanın farklı yönlerini keşfetme imkânımız oldu. Yaptığımız ziyaret sırasında dar sokakları, sıcakkanlı halkıyla KKTC bizlere farklı olduğunu hissettirdi. Ülkenin sokakları ve trafiği hakkında bilgi vermek gerekirse, KKTC’de trafik sol yönden akmakta ve bu Türkiye’den gelenlere gerçekten garip  hisler yaşatmaktadır. İlk etapta ‘acaba İngiltere’ye mi geldim?’ diye düşünebilirsiniz. Etrafta trafik polisi görmeniz pek mümkün olmazken, şehir merkezlerinde çoğunlukla kadınlardan oluşan Zabıta – Trafik görevlilerine rastlamanız mümkündür; ancak sakın onlara adres sormayın çünkü tarif edemiyorlar.

Tarihi açıdan bakarsak, KKTC’nin yıllar boyunca üzerinde kurulan değişik uygarlıkların bıraktığı zengin bir tarihe sahip olduğunu görüyoruz. Batıda Soli ve Vuni’den Lefkoşa’daki Arap Ahmet Camisi’ne, Doğu’daki Apostolos Andreas Manastırı’na kadar 9000 yıllık uygarlığın izlerine her yerde rastlamak mümkündür.  Lefkoşa’daki Büyük Han, Mevlevi Tekke Müzesi, Arasta Sokak, Gazimağusa’da Namık Kemal Zindanı ve Müzesi, Salamis Harabeleri görülmesi gereken yer olarak önerilebilir. Ek olarak, Şeftali Kebabı adada unutmamanız gereken şeylerden biridir.

Gezilerden Kesitler ve Kıbrıs Saha Çalışması

-Türk-Rum Birlikteliğinin Sembolü: “Dipkarpaz”

Düzenlediğimiz araştırma gezisi sırasında mümkün olduğu kadar fazla yeri ziyaret etmeye, adanın her bölgesinde çalışmalar düzenlemeye çalıştık. Tüm görülebilecek yerlerini görmeye ve mümkün olabildiğince herkes ile konuşmaya çalıştık. Gittiğimiz yerlerden sadece bir tanesi olan Dipkarpaz Köyü, yaşayan halkı, coğrafi konumu ve tanık olunan tarihi bakımından özel bir yere sahip.  Dipkarpaz Köyü, Türklerle Rumların bir arada yaşadığı huzurlu, sakin, yeşillikler içinde yer alan küçük bir köy.

kbrs2

Akşam vakti bir kahveye çat kapı gittiğimizde, kahvenin Türklere ait olduğunu ve çevrede Rumlara ait kahvenin ise akşam saatlerine rastladığı için kapalı olduğunu fark ediyoruz. Köylülerden edindiğimiz bilgiye göre Rum esnaf, öğleden sonra saat üç civarında iş yerlerini kapatıyor ve geri kalan zamanlarını evlerinde geçiriyor. Türklere ait olan kahvede ise, 1974 yılında Barış Harekâtı’na katılmış ve daha sonra Kıbrıs’a yerleşmiş Diyarbakırlı Mehmet Amca ile başlıyoruz önce sohbetimize. Dipkarpaz köyü, 1976 yılında kurulmuş. İlk zamanlarda 10.000 Rum nüfusu olan bölgede, şu an Rum nüfusu oldukça az. Mehmet Amca Rumlarla sorun yaşamadıklarını ve barış içinde yaşadıklarını dile getirirken, “Biz hiçbir Rum’u zorla göndermedik, onlar diğer tarafa istedikleri için geçtiler. Kahvelerimiz komşu, camimiz ve kilisemiz yan yana, onları kimse rahatsız edemez, ettirmeyiz!” diyor. Bu aslında halklar arasında temelde bir problemin olmadığının göstergesi olarak görülebilir. Adada yer alan hastanenin uzak mesafede bulunmasından dolayı şikâyetlerini dile getirerek, Rumlarla sorunları olmadığını, Rumlar ile barış içerisinde yaşadıklarının tekrar tekrar dile getiriyorlar ve bu konuyu bizim de dile getirmemizi istiyorlar. Ancak, tabi ki tüm Kıbrıslılar Dipkarpaz Köylüleri gibi düşünmüyor. Rumlar ile hiç barışmayacaklarını düşünen veya onlarla birlikte yaşayabileceklerine inanmayan azımsanmayacak kadar bir kesim de var.  Bu kesmin gerekçesi olarak şu durum gösterilebilir: Kıbrıslılar bir gecede birbirlerini öldürecek düzeye gelmişler. Yani bir gün önce kardeşi olarak gördüğü bir Rum’u ertesi gün düşmanı addetmek durumunda kalan Türkler, belki de haklı olarak artık birlikte yaşayamayacaklarını düşünüyorlar. Doğal olarak, Kıbrıslı Türkler’e özellikle 1963 ve 1974 zaman aralığını yaşamış olanlara fikirlerini sorduğumuzda,’Rumlarla beraber yaşamamız imkânsız, bu şekilde (iki ayrı devlet) daha mutluyuz!’ diyebiliyorlar.

-Yeşil Hat ve Ayşe Teyze

Lefkoşa’da özellikle şehrin “dikenli tellerle” ikiye ayrılmış olması çok garip bir görüntü ortaya çıkarmakta. 1964 yılında çizilen ve “Yeşil Hat” olarak adlandırılan bölgenin hikâyesi ise oldukça ilginç. BM Barış Gücü Komutanı General Peter Young’un, yeşil bir kalemle bu hattı çizmesinden dolayı bu bölgenin ismi “Yeşil Hat” olarak adlandırmış ve yıllardır bu isimle anılmakta. Bu bölge, içine girilmesine izin verilmeyen, etrafı tel örgüler ve duvarlarla çevrili, iki bölge halkı arasında teması engelleyen yapısıyla şeklinde hafızamıza kazınıyor. Yeşil Hat bölgesi bize, yıllar önce Doğu ve Batı Almanya’yı birbirinden ayıran Berlin Duvarı’nı andırıyor.

Lefkoşa’daki ünlü Saray Otel’in terasından hem Türk hem de Rum tarafını aynı anda görme fırsatı yakalıyoruz. İngiliz Konsolosluğu’nun olduğu bölgeye gittiğimizde ise “Yeşil Hat” içerisinde küçùk, şirin bir ev gözümüze çarpmakta. Bu evin sahibi ise; Ayşe Özseyhan adlı bir kadın. Ayşe Teyze, 87 yaşında, dolayısıyla Kıbrıs tarihine bilfiil tanıklık etmiş birisi. Doktor şu anki evinden çıkıp daha iyi bir eve geçmesini tavsiye etmesine rağmen evden kesinlikle çıkmayacağını söylüyor. Sürekli “Benim askerim var! Onlar beni korur.” diyor, askerleri çok seviyor ve tabii ki askerler de onu çok seviyor. Askerler, her gün sabah-akşam deyim yerindeyse “hayatta olup olmadığını” bilmek ve komutanlarına rapor etmek üzere kontrole geliyorlarmış Ayşe Teyze’yi. 1963 olaylarını anlatması için kendisine soru sorduğumuzda, uzaklara dalıp “Size ne anlatıyım evlat?” demesi aslında çok şey anlatıyor bize. Sağlığı nedeniyle, eskiyi anlattırıp kendisini fazla hüzünlendirmek istemiyoruz. Ayşe Teyze’nin yanından ayrılıp KKTC Cumhurbaşkanlığı’na doğru yol alıyoruz.

 

-Cumhurbaşkanlığı’nda Resmi Görüşmeler       

kbrs 

KKTC’de ilk resmi görüşmemizi (Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile olan görüşmemizin İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) toplantısından ötürü iptal edilmesinden dolayı) Cumhurbaşkanı temsilcisi  Gülfem Sevgili ile gerçekleştiriyoruz. Kendisi 1990-2010 yılları arasında KKTC Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış; 2010 yılından itibaren ise KKTC Cumhurbaşkanlığında çalışmaya başlamış. Kendisi Rum tarafıyla yapılan müzakerelerde sürekli olarak görev almakta. Sevgili’ye göre, özellikle 1970’li yıllarda Rum tarafıyla ilişkiler iyice gerilmiş. O zaman Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios çok zeki bir insan olduğundan Kıbrıslı Türkleri adadan yavaş yavaş topraklarını birkaç misli karşılığında satın alarak temizlemek istemiş. Ancak Yunanistan’ın aceleci davranıp bir anda tüm Türkleri adadan silme yönündeki müdahaleleri, Türkiye’yi adaya müdahale etme yolunda harekete geçirmiş ve neticede 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleştirmiş. Harekâttan sonra ada kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrılmış ve kuzeyde yaşayan Rumların bir kısmı kendi istekleriyle güneye; güneyde yaşayan Türklerin bir kısmı ise yine kendi istekleriyle kuzeye göç etmişler(mübadele). 2004 yılında ise, adanın iki halk tarafından paylaşılmasını öngören ve zamanın BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlandığı için literatüre “Annan Planı” olarak geçen plan gündeme gelmiş. Kuzey Kıbrıs’ta bu plana referandumda ‘evet’ çıkarken Güney Kıbrıs’ta plan halkoyuyla reddedilmiş. Bu durum, başta planın sahibi Annan olmak üzere dünya kamuoyunun Rumları ilk kez sert bir şekilde eleştirmesine yol açmış.

Gülfem Sevgili Biz atamayacağımızı düşündüğümüz adımlar attık; iyi niyetli olmaya çalıştık. Bizden adım atmamızı istediler, attık ama hemen arkasından başka talepler geldi. Kıbrıslı Türkleri ekonomik, psikolojik olarak bıkkın duruma getirmek istiyorlar. En zayıf anımızda Rumlar bir şeyler talep etmek istiyor.” diyor. Ayrıca bir anekdot daha veriyor Sevgili “Rum bir Papaz, KKTC sınırları dahilinde olup da harekattan önce Rumlara ait olan ve savaş sırasında hasar gören binalar için ‘Türkler yapacaksa hiç yapılmasın, yıkılsın’ diyor.” Bu zihniyetle çözüm ne yazık ki zor görünmekle beraber çok acı bir durum olarak yerinde saymaya devam ediyor. Aslında, şu an KKTC’de belki de daha önce hiç olmadığı kadar bir barış havası hâkim; ama iki taraf arasında büyük bir güven sorunu hala mevcut. Cumhurbaşkanı Temsilcisi Sevgili bu durumu şöyle ifade ediyor: “Rum tarafında Kıbrıs Türkleri’nde olduğu kadar demokratik ortam yok. Her şeyi konuşmazlar. Bizde herkes fikirlerini söyler, tartışır. Bizim tarafımızda herkes Annan planını konuştu, tartıştı. Rumlarda bu olmadı. Rum tarafında bu tartışılmadı. İki taraf arasında güven problemi çözülmediği sürece hiçbir şey çözüme ulaşmaz.”  Bu sözlerden de Kıbrıs’ta çözüm için öncelikle tarafların birbirine güven duyması yönünde adımlar atılmasının gerekli olduğu açıkça anlaşılıyor.

-Siyasi Partilere Ziyaret

Gülfem Sevgili’nin ardından Ana Muhalefet Partisi Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP-BG) Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu ile görüşmek üzere CTP-BG Genel Merkezi’ne gidiyoruz. Tabi ki trafikte kayboluyoruz. Kıbrıs o kadar güzel ve tatlı sokakları barındırıyor ki içerisinde kayboldukça kaybolasınız geliyor. Sonunda CTP Genel Merkezine ulaşıyoruz.

Özkan Yorgancıoğlu bizi makamında çok samimi bir şekilde karşıladı. Genel olarak konuşmasında hep yapıcıydı. Yorgancıoğlu’na göre, 1963 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum Lideri Makarios, anayasada 3 maddelik değişiklik yapmak istedi; bununla beraber Türkiye – Yunanistan arasında büyük sıkıntılar baş gösterdi. 1974 yılına gelindiğinde Türkiye, harekâtı iki taraf arasında bir uzlaşmaya varılsın diye yaptı ama bunun çok uzun yıllar sürecek bir soruna gebe olacağı hiçbir zaman öngörülemedi. Yorgancıoğlu’na göre; Kıbrıs’taki derin devlet yeni bir ortaklık kurulması konusunda istekli davranmadı. Tabi ki Kıbrıs Sorunu çözüm sürecinde en ciddi görüşmeler Kıbrıs’ın AB üyeliği sürecinde ortaya çıktı. 2000’den sonra bu süreç çok hızlandı. AKP, iktidar olana kadar; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Rauf Denktaş’ı destekledi. Ama daha sonra Türkiye çözümden yana tavır alıp Denktaş’ı desteklemekten vazgeçti. Buradaki muhalefet Kıbrıs sorununun çözülmesi gerektiğini savundu; uluslararası hukukun içine dâhil olmak istedi. Ana muhalefet lideri sözlerine şöyle devam ediyor: “Ama burada da acıdır ki; Türkiye KKTC’yi tanıdığını söylemesine rağmen tam olarak tanımıyor. Şöyle ki; KKTC Cumhurbaşkanı veya Başbakan’ı Türkiye’ye gittiğinde Azerbaycan Devlet Başkanı gibi karşılanmıyor. Dünya’da ise zaten Rum tarafı ile Türk tarafı arasında eşitlik gözetilmiyor. Ama en azından Türkiye temsili olarak buna özen gösteriyor mu ki; Türkiye, KKTC konusunda bunu diğer devletlerden beklesin? KKTC’ye doğrudan sadece Türkiye’den uçak olduğu için her alanda Türkiye’ye bağlı yaşamak zorunda kalıyor. Bu bağlamda turizmde ekonomik sıkıntılar yaşanıyor. Avrupa’dan gelecek olan turistler açısından sıkıntılı bir aktarma süreci yaşanıyor.Türkiye burada etkin olmak isterse yardımcı olmak, sorunu çözmekle yükümlüdür. Türkiye, ne yazık ki Kıbrıs sorunuyla ilgili gel-gitler yaşıyor. Fenerbahçe burada maç dahi yapamıyor. Çünkü yapması halinde Türkiye’ye uluslararası müsabakalardan men cezası alma riskiyle karşı karşıya kalıyor.”

Gelelim Rum kesimine… Rumlar uluslararası camiada tanındıkları için ekonomileri doğal olarak gelişmiş durumda ama son bir buçuk yıldır Yunanistan’daki krizden Rum kesiminin de etkilendiğini görüyoruz. Uzun görüşmelerin ardından AB ve IMF ile anlaşmaya varan Rum Kesimi Lideri Nikos Anastasiadis, kurtarma planı için “acı verici, fakat ekonominin çökmesinin önüne geçmek için gerekli” olduğunu söyledi. Öte yandan Güney Kıbrıs bankalarının mevduat ödemesinde yaşadığı büyük sıkıntılar basına yansıdı. Bütün bunlardan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, ekonomik açıdan en yakın komşusu KKTC’ye biraz daha fazla ihtiyaç duyacağı yönünde bir yorum yapılabilir. Zaten çözümün ekonomik sıkıntıların sonucunda geleceğini düşünmek yanlış olmaz. KKTC’deki fazla para Türkiye’de, GKRY’deki fazla para Yunanistan’da değerlendiriliyor; böylece her iki yönetimin de farklı bir devlete bağımlı olduğu açıkça görülüyor. Güney Kıbrıs’ta en önemli sıkıntıların başında kilisenin etkin olarak siyasete karışması olarak görünüyor. İki kesim arasında barış olmasına geçmişten günümüze kadar karşı çıkan kilise, doğalgazın en akıllı yolunun Türkiye üzerinden gitmesi gerektiği açıklamasını yapıyor. Kilisenin bu açıklaması, Güney Kıbrıs’ın ekonomisi bozuldukça KKTC ve Türkiye’ye olan bağımlılığı artacağını gösteriyor. Ancak bu noktada, Türkiye’ye büyük iş düştüğü Kıbrıslı siyasiler tarafından özellikle vurgulanıyor. Geçen yıl, KKTC’den Türkiye’ye ihraç edilen portakallar, Türkiye’nin Gümrük Birliği Anlaşması’nın tarafı olduğu gerekçe gösterilerek Mersin Limanı’ndan geri gönderilmiş. Türkiye, KKTC’ye piyasalarını açmazsa, ithalat yapmazsa KKTC ekonomisinin kötüye gideceği ve Güney Kıbrıs ile arasındaki sorunların çözümünün zorlaşacağı öngörülebilir.

Kıbrıs’taki temaslardan edindiğimiz izlenime göre halkın hemen hemen hepsi Rumlarla eşit bir şekilde ama ayrı devletlerde yaşamak istiyor. Türkiye’ye bağlanma gibi bir istekleri genel olarak yok. Tüm dünya tarafından tanınan bir Kıbrıs Türk Devleti’nde yaşamak, Kuzey Kıbrıs halkının en büyük hayali olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, son zamanlarda Kıbrıs’ın Türkiye’nin gündeminden düşmesi ada halkı tarafından üzüntüyle karşılanıyor. Ama gerek siyasiler gerekse halk Türkiye’nin “çözüm süreci” gibi kendi önceliklerinin olduğunu da kabul ediyorlar.

KKTC’nin güvenlik güçleri hakkında Özkan Yorgancıoğlu’nun yorumları kayda değer: “Burada, askerlerin başındaki komutan Türkiye’den atanır. Asker ve polis teşkilatlarının atamalarını bu komutan yapar. Komutanın Türkiyeli bir komutan olma zorunluluğu var; zira eğer Kuzey Kıbrıslı bir komutan olursa askerin başında, geçmişteki acılardan dolayı Rum kesimine karşı bir savaş tehlikesi oluşturabilir. Bütün bunlar aksayan yanlardır ve bizi dünyada komik duruma düşürür. Sivilleşmenin, demokratikleşmenin olması gerekmektedir. Kıbrıs Türkiye’den biraz daha fazla para almak için Türkiye’nin her dediğini yaparsa orda sakatlık olur.” Son olarak Ana Muhalefet Lideri’nden Kıbrıs Sorunu’nın çözümüne ilişkin görüşlerini alıyoruz. Yorgancıoğlu bu konuda, Kıbrıslı Türklerin de temsil edildiği polis, mahkeme, eğitim ve sağlık konularında ayrı olan federal bir sistemin tesisi, Kıbrıs Sorunu’nun çözülmesinde büyük rol oynayacağını söylüyor.

Özkan Yorgancıoğlu ile yaptığımız görüşmenin ardından, merhum Rauf Denktaş’ın oğlu ve Demokrat Parti Genel Başkanı Serdar Denktaş ile görüşmek üzere DP Genel Merkezine gidiyoruz. Kendisiyle çok samimi bir havada yaklaşık 3 saatlik uzun bir görüşme yapıyoruz. Denktaş, Kıbrıs sorununu anlatmaya, 1955’te Kıbrıslı Rumların kurduğu silahlı örgüt EOKA ve 1958’de Kıbrıslı Türklerin kurduğu silahlı örgüt TMT(Türk Mukavemet Teşkilatı)’den bahsederek başlıyor. O dönemde birçok yer altı örgüt ile Kıbrıslı Türkler kendilerini savunmaya çalışmışlar. Adnan Menderes döneminde “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” sloganı, devlet politikası haline gelmeye başlamış ve Kıbrıslı Türklerin Rumlardan ayrılması olarak adlandırılan “taksim”i gerçekleştirmek için çalışmalar yapılmış. Dr. Fazıl Küçük ve sonra Rauf Denktaş: “Türkiye’nin milli çıkarları, Kıbrıs’ın milli çıkarlarıdır, bu bağ kopmamalı” şeklinde ağız birliği etmişler. “Taksim” fikri aslında temelde buradan çıkmış. Serdar Denktaş’a göre, ilk zamanlarda Dr. Küçük’ün ve babası Rauf Denktaş’ın hedefi, bağımsız bir devlet kurmak değildi. Aksine Kıbrıs’ı Türkiye’ye bağlanmaktı. Daha sonra “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak!” düşüncesinin ortaya çıkması ve bunun devlet politikası haline gelmesiyle “Taksim” fikri yerleşmeye başladı. Taksim konusunda, İngilizler EOKA ve TMT ile uğraşmaktansa geri çekilmeyi seçtiler ve EOKA ile İngiltere arasında sıkıntılar büyüdükçe, İngiltere geri adım atma kararı aldı ve zorlama ile de olsa “Kıbrıs Cumhuriyeti” kuruldu. Aslında ne Kıbrıslı Türklerin, ne Rumların böyle bir isteği vardı. Zaten Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yalnızca 3 yıl sürmesi aslında bu cumhuriyetin tarafların isteği dışında bir zorunluluktan ötürü kurulduğunu gösterdi.

1970’li yıllarda Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasında enteresan olaylar gerçekleşiyor. Türkiye’nin birkaç kez adaya çıkarma yapma girişiminde bulunup daha sonra vazgeçmesi üzerine Rumlar, Türkçe olarak “Bekledim de gelmedin!” şarkısını Türklerin duyabileceği şekilde Türk kesimlerine doğru yüksek sesle çalıyorlar. Tükler de tabi ki bu psikolojik harp karşısında boş durmuyor. “Bir gece ansızın gelebilirim!” şarkısını çalıyor Rum bölgelerine doğru. Sonunda Türklerin beklediği tarih geliyor, yani 20 Temmuz 1974. Ama yine garip ve bir o kadar gülünç bir durum yaşanıyor. O yıllarda Kıbrıs ile Türkiye arasında saat farkı var. Kıbrıs saati Türkiye’den 1 saat ileri. Rauf Denktaş, Türkiye’nin adaya çıkarma yapacağı gün Türkçe ve Rumca olarak sabah saat 05.00’da çıkarmanın o an yapıldığını ilan ediyor. Bu ilanı duyan ve adeta şok olan Rumlar sokaklara çıkıyorlar ama ne gelen var ne giden… Rumlar doğal olarak sevinç naraları atıyor, Kıbrıslı Türklerde büyük bir moral bozukluğu ve tabi ki yine “bekledim de gelmedin” şarkısı her yanda çalınmaya başlıyor. Ama her şey Kıbrıslı Türkler için 1 saat sonra değişiyor. Yani 1 saatlik fark, yine enteresan bir durum yaşanmasına sebep oluyor. Bu anekdotun ardından soruna ilişkin son olarak şu tespiti yapıyor Denktaş, “Kıbrıs sorununun çözümü siyasi değil, ekonomiktir.”

Ertesi gün öğle saatlerinde KKTC 2.Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüşmemizi gerçekleştirmek üzere tekrar Girne’deki otelimizden Lefkoşa’ya doğru yol alıyoruz. Talat’ın Lefkoşa’da bulunan çalışma ofisine gidiyoruz. Mehmet Ali Talat bilindiği gibi 2005-2010 tarihleri arasında KKTC’de cumhurbaşkanlığı yaptı. Geçmiş dönemlerde Başbakanlık gibi devletin birçok kademesinde bulundu. Sözlerine Kıbrıs Barış Harekatı ile başlıyor, “Eğer darbe olmasaydı, bu müdahale olmazdı. Türkler ve Rumlar bunu birlikte yapabilir miydi? Eğer bir arada yaşamayı benimseyen liderler olsaydı, Türkler ile Rumlar beraber yaşayabilirdi. Böyle bir anlayış liderlerde yoktu. 1974 Harekâtı’ndan kaçınılabilir miydi? Belki evet, ama 1974 Harekâtı Kıbrıslı Türkleri eriyip yok olmaktan kurtaran bir olaydır. Ama ondan sonrası çok doğru yönetilememiştir.” Talat’a göre, bundan sonrası Türk dış politikasının dar görüşü yüzünden biraz sıkıntılı oldu. Oyalanarak, yavaş yavaş giderek mevcut durum yasal hale getirilmeye çalışıldı. KKTC’nin siyasal statüsünün “De facto devletten”, “De jure devlet”e dönüştürmek yani fiili devleti hukuken de meşru hale getirmek için zaman geçmesinin gerektiğine inanıldı ama yanlış adımlar atıldı. Tanınmak isteyen devletler uzlaşmacı politika izledi. Ama Türkiye ve KKTC durumu bu şekilde algılayamadı. Uluslararası arenada, uzlaşmacı ve yumuşak bir söylem kullanılmadı. Başka devletler tarafından tanınmak için gereken uzlaşmacı tutum, yapıcı söylemler geliştirilmedi. Dolayısıyla KKTC Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmadı.

Mehmet Ali Talat, Kıbrıs sorununun çözümü için iki tarafın liderlerine büyük iş düştüğünü ve müzakerelerden asla vazgeçilmemesi gerektiğini ifade ediyor. Müzakerelerde de gerek Türk tarafının gerekse Rum tarafının bazı noktalarda tavizler vererek bir orta yolun tesis edilmesinin önemi üzerinde duruyor. Bir devletin kendi çıkarlarından taviz vermemesinin çok normal bir devlet politikası olduğunu da tamamen kabul ettiğini vurguluyor, ancak mevcut durumun ne adanın kuzeyine ne de güneyine bir yarar getirdiğini de belirtmek istediğini söylüyor. Talat son olarak federatif bir yapının sorunun çözümünün tek yolu olduğunu ifade ediyor.

Kıbrıs sorununun çözümü, Türkiye’nin AB üyeliği yolundaki ilerlemesini durdurmak için bahane olarak kullananların elindeki en büyük kozun bitmesine yol açacaktır. Yerinde inceleme fırsatı bulmadan önce bu sorunun artık tek devlet içerisinde çözüleceğini düşünürken artık bu durumun tek devlet çatısı altında olacağını düşünmüyorum. En azından tamamen iki ayrı devlet ve üst yapıda eşit temsil edilen bir çatı devlet olarak tabir edebileceğimiz bir sistemin gelmesi halinde sorunun çözülebileceğine inandım. Adada yaşayan tüm halkın yaşam standartlarından memnun olduğunu görmek biraz garip geldi; çünkü adada bir çözümsüzlük durumu hakim. Güney, AB üyesi olmasına rağmen yine de krizlerle boğuşurken kuzey uluslararası otoritelerce devlet olarak bile görülmediğinden dolayı tüm dünyadan adeta izole olmuş durumda. Temennim bu karmaşanın en kısa sürede bitirilmesi yönündedir.

*Bu yazı, Genç Barış İnisiyatifi olarak düzenlediğimiz “Kıbrıs Sorunu Saha Çalışması”na katılan GBİ Barış Aktivistlerinin, çalışmalar esnasında aldığı notlar ve ses kayıtlarından derlenmiştir.

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz