Avrupa’nın Dünü, Bugünü ve Yarını

0
The following two tabs change content below.

Yazar: Merve AKSU

“Avrupa Birliği, Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturma projesidir.”(Koç, 2001:4)

Avrupa Birliğine giden süreç olarak Avrupalılaşma

Avrupa devletleri arasında çıkan savaşları önleme fikri, reformasyon hareketlerinin hızlanmasıyla gelişen sekülerleşme kavramının, Avrupa’nın merkezinde dengeyi sağlayan din olgusunu zayıflatarak, Hristiyanlığın önemini arka plana atmasıyla başlamıştır. Çapan ve Beşgül’ün ifadeleriyle “Hıristiyanlıktan kesin bir kopuş olmasa da, “Avrupa” farklı kavramları da çağrıştırmaya başlamış ve bu değişikliğin kökeninde, kavramın sekülerleşmesi yatmıştır.”(Çapan ve Beşgül, 2009:23) Aydınlanma dönemiyle birlikle önem kazanan bilim ve rasyonalizmin temelinde yer alan akılcılık teorileri, kilisenin merkezi otoritesini zayıflatarak, devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda siyasi birliklerini muhafaza etmeleri için alternatif çözüm önerileri geliştirmelerinde itici bir güç olmuştur. Zamanla gelişen milliyetçilik akımları ve sekülerizm kavramının giderek önem kazanması, Fransız Devrimi’nin yarattığı kanlı ortamda filizlenirken, Avrupa devletleri hem kendi sınırları içinde hem de sınırları ötesinde ittifak arayışlarına girmiş; eski düzeni sağlayan Hristiyanlık fikrinin yerine Avrupalılaşma kavramını benimsemişlerdir.

Milliyetçilik akımlarının güçlenmesiyle tetiklenen ve “Avrupa’nın İç Savaşı”(Çapan&Beşgül 24)olarak tanımlanan Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik ve siyasi krizler, yeni Avrupa projelerinin geliştirilmesinde etkili olmuş; devletler kendi çıkarlarını korumak ve bozulan yapıyı yeniden inşa etmek için yeni güç dengeleri aramaya başlamışlardır. Bu projelerin temelinde yer alan görüş başlangıçta, Avrupa devletleri arasında dayanışma fikrine dayandığından coğrafi sınırlamalara maruz kalmış (Çapan ve Beşgül, 2009:24) ve savaşın getirdiği ekonomik yıkımlara çözüm önerisi getirmekten ileriye gidememiş; fakat bir “Avrupalı olma” bilincinin uyanmasında etkili olmuştur.

İki savaş arası dönemde uluslararası barış pratikleri 1920 yılında kurulan Milletler Cemiyeti ile birlikte denenirken, Birinci Dünya Savaşı’nın etkileri Avrupa devletleri arasında, coğrafi bir bütünleşmenin yanısıra siyasi ve ekonomik bir entegrasyona da ihtiyaç duyulduğu endişesi yaratmıştır. Bu çabaların işlevsizliği, 1939 yılında hem Birinci Dünya Savaşı sonucunda yapılan anlaşmaların barış ve adalet kriterlerini sağlama bakımından yetersiz olması hem de Çapan ve Beşgül’ün belirttiği gibi, Almanya’nın ideolojik kutuplaşmaya dayanarak komünizmi tehlike olarak görmesi(2009:26) sonucunda Sovyetlere savaş açmasıyla doğrulanmıştır. Dünyanın tanık olduğu bu iki savaş, devletleri ekonomik, siyasi, kültürel ve etnik kökenli bir çatışmaya sürüklediği için barış ortamını yaratacak ve sürekliliğini sağlamlaştıracak çeşitli kurumlar görünür hale gelmiştir.

Avrupa Konseyi Barış Perspektifi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında önem kazanan demokrasi ve insan hakları kavramları ile Avrupa Konseyi, etkisini geniş bir coğrafi bölgeye yayarak Avrupa Devletleri arasında bütünleştirici bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. 1949 yılında kurulan Avrupa Konseyi; çoğulcu demokrasi anlayışını benimseyerek, insan hakları ve hukukun üstünlüğü prensiplerini geliştirmek, Avrupa’nın kültürel çeşitliği ve kimliğini destekleyerek, azınlıklara karşı yöneltilen ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, hoşgörüsüzlük, terörizm, insan kaçakçılığı, organize suç gibi ulusal ve ulus-üstü barış bariyerlerine neden olacak sorunlara çözüm üretmek amaçlı varlığını anayasal reformlara dayandıran bir kurumdur (Akyüz, 2009:57-58).

Evrensel insan haklarının önemini, amaçları arasında belirten Konsey, vatandaşların iç hukuk yollarının tümünü tükettikten sonra başvuru yapabildikleri ulus-üstü bir kurum statüsüne sahip olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de bünyesinde barındırmaktadır. Bu bakımdan Avrupa devletlerine karşı bağlayıcı yetkiye sahip bir kurum olan Konsey, ulus-devletlerin kendi rızasıyla otoritelerini ve egemenlik alanlarının bir kısmından feragat ederek, Avrupa devletleri tarafından tanınan egemen bir güçtür. Konsey bu bakımdan barış tanımını genelden özele taşımış, uluslararası alandan ulusal alana hatta vatandaşlara kadar indirgeyerek kişilere insan hakları çerçevesinde güven ve garanti vermeye çalışmıştır.

Ulusların, uluslararası hukukun üstünlüğünü tanımasına somut bir örnek teşkil eden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Konseyi’nin varlığı, insan hakları ve barış değerlerinin pekişmesi bakımından gerekli bir örgüt yapısı olarak kabul edilebilir. Ancak bu kurumlar, ulus-devletlerin iç işlerine karışabilme yetkisine sahip olmaları dolayısıyla ulus-devletler tarafından varlıklarına tehdit oluşturdukları düşüncesiyle eleştirilmiştir. Fakat bu noktada belirtilmelidir ki demokrasi, insan hakları ve barış teorilerinin sürekliliğini muhafaza etmek açısından ulus-üstü kurumlara ihtiyaç vardır. Jean-Jacques Rousseau’nun ortaya attığı toplum sözleşmesi, nasıl ki vatandaşların toplumun ortak çıkarları doğrultusunda devlet otoritesine karşı bir takım özgürlüklerinden ödün vermelerini gerektiriyorsa, uluslar da uluslararası barışın ve genel iyinin sağlanması adına ulus-üstü kurumların varlığını tanıyarak bir anlaşmaya varma sorumluluğu taşıdıkları düşünülebilir.

Rousseau’ya göre, toplum üzerindeki otoritenin kaynağı ne genellikle söylendiği gibi “en güçlünün haklılığıdır” ne de aynı ölçüde itici olan “fetih hakkı”dır. “Özgür ve eşit insanlar için toplum halinde yaşamaya başlamanın bir tek yolu vardır: kendi aralarında bir “toplum sözleşmesi” yapmak,yani serbestçe razı olunan bir birliktelik kurmak.” (Soysal, 2003:72)Bu bakımdan, ulus üstü organların, devletler tarafından meşruluğunun benimsenmesi, birlik adına devletlerarası hukukun daha etkin bir şekilde yürümesini sağlayarak, millet statüsündeki toplulukların bir arada karşılıklı menfaatleri doğrultusunda işbirliği ile hareket etmelerini sağlayacaktır.

Konuyu başka bir perspektiften ele alacak olursak, ulusların, kendi iradeleri dışında ortak faydaya ulaşma adına ulus-üstü kurumlara verdikleri otorite kurma yetkisi, bazen ulusların karar alma mekanizmalarında yer alırken çoğunlukçu yapıyı andırmaları dolayısıyla her ne kadar demokrasinin olmazsa olmazı çoğulculuk prensibinden sapma olarak değerlendirilmeye açık olsa bile, Avrupa kimliğinin oluşması ve birlik içindeki düzenin korunması adına faydacı bir yaklaşımdır. Ancak diğer taraftan, Avrupa kimliğinin oluşması adına sonraki yıllarda tesis edilen bir kurum olan Avrupa Birliği’ne üye devletler, bu birliğin kendi varlıklarına bir tehdit oluşturduğunu düşünüp çeşitli karar alma mekanizmalarında Avrupalılaşma ve Avrupa bilinci yaratma çabalarına olumsuz bir duruş sergilemiştir. Birliğe üye devletlerin zaman içinde kendi varlıklarının tehdit altında olma endişesi taşıyarak örgütün aldığı kararlara karşı tutum sergilemelerine örnek olarak, İngiltere’nin birliğe üyelik başvurusuna vetoyla karşılık veren Fransa’yı gösterilebilir. Bununla birlikte, 1994 yılında Avrupa Birliği’ne katılımın halkoylamasına sunulması sonucunda olumsuz yanıt alan Norveç (Yiğit, İnanç ve Güner, 2007:84), birliğin varlığının vatandaşlar tarafından içselleştirilemediğinin kanıtı olarak ifade edilebilir. Yakın dönemde gündeme gelen İngiltere’nin Avrupa Birliği üyeliğinin gelecek yıllarda referanduma sunulması ve bazı üye devletlerin kabul edilen ortak para birimi yerine kendi ulusal para birimlerini kullanması gibi örnekler de birliğin mevcut yapısının, birlik ve bütünlüğünün tehlikede olduğunun sinyallerini vermektedir.
Ulus-üstü kurumların uluslar üzerinde uyandırdığı müdahaleci yapıları, Birliğin ortak para birimini kabul ederek ulus-devlerin varlığı konusundaki belirsizlik ve Birliğe üye olan ülkelerin bölgesel kalkınma düzeylerindeki farklılıkların yarattığı bölgeler arası eşitsizlik, Birliğin varlık amacının işlevselliğini düşündürmenin yanında, Birliğe üye olma konusunda hevesleri kırmıştır.
Birlik üye ülkeler arasında entegrasyonu sağlayabilme ve sıcak ilişkiler kurmalarını sağlayarak uluslararası barışa katkı sağlayabilmesi için; ulusların varlıklarının tehdit altında olmadığını gösterecek ve bu fikrin doğruluğunu onlara kanıtlayacak inandırıcı müzakere teknikleri bulmaları gereklidir. Aynı zamanda Birliğin genişleme sürecinde izlediği politikalarda coğrafi bakımdan kıta aşımı alanlara yönelmesi dikkat çekmektedir. Bu hem çok farklı kültürlere sahip olan insanların bir araya getirilmesi olarak değerlendirilebileceğinden ;“Avrupa Projesi” olarak başlatılan akımda rota değişikliği olarak değerlendirmeye açık olabilirken, hem de tartışmaya çok açık olan ve vatandaşlar tarafından sorgulanan din olgusunun Avrupa’da baskın olan Hıristiyanlık dininden farklı olmasıdır.

Bu gerçekleştiğinde, şu an ütopik olarak görünen fakat ileriye yönelik yeşil ışık yakan dünya vatandaşlığı fikrine yakınlaşılmış olacaktır. Bunun için ise, ülkeler arası “farkındalık rekabeti” çalışmalarının başlatılıp, vatandaşlara uluslararası birlik ve beraberlik şuurunun aşılanması gereklidir. Bu şekilde farklı millete, etnik kökene sahip olan, farklı dili konuşan, farklı inanca mensup ve farklı kültürlere ait olan bireylerin barış ortamında yaşayabilmelerine imkân tanınacaktır. Bu görüş, farklı etnik kökene mensup kişilerin ayrımcılığını hedefleyen ve farklı kültürlerin ortak bir potada erimesini (melting pot) destekleyen bir öneri değildir. Bu düşünce, insan zihinlerine sonradan yerleştirilen ve dünya haritası üzerinde soyut çizgilerle sınırlar yaratan savaşların, bunun sonucunda oluşan gruplaşmanın ve kökten milliyetçiliğin aşılması gerektiğinin dünya barışına ulaşmak adına bir kıstas olduğu inancıdır.

Avrupa Birliği Sürecinde Atılan Adımlar

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ortaya çıkabilecek herhangi bir savaş tehdidinin önünü kesmek ve milletler arası kalıcı barış ortamı yaratmak için ortaya atılan barış teorileri ilk olarak ülkeler arası ekonomi temelli yapılan anlaşmalara dayanmaktaydı. Bu girişimin başlıca sebebi, ekonomik istikrarın, güvenlik önlemlerini güçlendirerek, ülkeler arası işbirliğini arttıracağı ve çatışma ortamını engelleyeceği yönündeydi. Ülkeler arası ekonomik entegrasyonun olması gerektiğini savunan ve bunun Avrupa arasında dayanışma ve işbirliğine gidecek olan sürecin başlangıcı olarak gören Jean Monnet, Avrupa Birliği kültürünün öncülerinden kabul edilebilirken, atılan adımların sadece ekonomi temelli olması kültürler arası çatışmanın önüne geçmede yetersiz kalmıştır.
Bu görüşlere paralel olarak, dönemin önemli kaynakları arasında yer alan kömür ve çeliğin karşılıklı transferini sağlayacak olan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu, Monnet tarafından hazırlanan (ABGS, 2011:1), Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından 1950 yılında deklare edilen Schuman Planı’na dayandırılıyordu(Çapan ve Beşgül, 2009:28). Monnet’in ortaya attığı, Schuman’ın pratiğe döktüğü ülkelerarası ekonomik işbirliğine dayanan ve Avrupa Kömür Çelik Topluluğu olarak şekillenen süreç, öncelikle Fransa-Almanya arasındaki ilişkilerin yumuşamasına ortam hazırlayarak diğer Avrupa ülkelerinin de topluluğun içine girmesine fırsat veriyordu. Fakat zamanla bu işbirliğinin sadece kömür ve çelik ile sınırlı kalmasının ilişkilerin istenilen boyuta gelmesinde yeterli olmadığının düşünülmesi, Benelüks (Belçika, Holanda, Lüksemburg) ülkelerinin topluluğa katılması geniş çapta bir ekonomi işbirliğinin öncülüğünü yapan Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun oluşumuna zemin hazırladı.(Marangöz, Sarıca ve Uymaz, 2005:1) 1957 tarihli Roma Anlaşması’na dayanan topluluk, sermaye, mal ve insanların Avrupa sınırlarında bariyerlere uğramadan serbestçe dolaşımını sağlarken, topluluğun kurulma amaçları arasında vatandaşlara yüksek yaşam standartları sunarak, ekonominin canlandırılması yer alıyordu.

Ekonomi Topluluğundan Siyasi Topluluğa Geçiş Denemeleri

Avrupa Birliği’nin doğum belgesi niteliğinde görülen ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu, Avrupa Topluluğu şeklinde değişime uğratan Maastricht Anlaşması, 1 Aralık 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir.(Eliçin, 2011:45) Topluluğun yeniden yapılanma süreçlerini hızlandırmasındaki temel nedenlerinden biri, Birliğin içinde yer alan halkların kurumun işlevselliğine olan inancındaki azalmayla, desteklerini geri çekmeleri ve Topluluğun ekonomik birlik dışında siyasi entegrasyonun “Avrupalılaşma ve Avrupa’ya ait olma” bilincinin yayılacağı öngörüsüdür. Ekonomik entegrasyon, serbest ticareti kolaylaştırarak, ülkelerarası piyasa koşullarını canlandırmış, fakat kurumların halka inmeyi başaramaması, topluluğun meşrulaştırılmasında ve benimsetilmesinde etkin rol oynayamamasına neden olmuştur. Arsava’nın belirttiği gibi, “Avrupa’ya aidiyet, onun kültürel kimliğini paylaşmakla olur.”(Arsava, 2001:35)

Topluluğu güçlendirmek adına yapılan siyasi entegrasyona geçiş çabalarında; belediye ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçme-seçilme hakkı, yurttaşların Birlik ile çıkabilecek olan herhangi bir anlaşmazlıkta arabulucuya (ombudsman) başvurma hakkı, Avrupa Parlementosu’na dilekçe hakkı gibi olanaklar, Avrupa yurttaşlığı kapsamında birliğin Avrupa Topluluğu’na geçişi sırasında tanınmıştır.(Eliçin, 2011:45) Bu şekilde vatandaşlar karar alma mekanizmalarına daha etkin bir şekilde dahil olabileceğinden ve Birlikle kurdukları sıcak temaslar dolayısıyla, Birliğe olan aidiyet hissinin artacağı düşünülmüştür.

Bütün bu atılan adımlar, verilen haklar, siyasallaşma sürecinin hızlanması; Birliğin sürekli artan nüfusu ve Birliğe yeni katılımların olmasından dolayı, Maastricht Anlaşması istediği yankıyı uyandıramamıştır. Genişleme sürecinin neden olduğu meşruiyet krizleri, şimdiki üye sayısı 27 olan Birliğin içinde çatlaklar oluşmasına ve Avrupa Birliği varlığının tartışılmasına yol açmıştır. İlk genişleme denemeleri dünyayı da önemli ölçüde etkileyen petrol krizinin olduğu yıllarla aynı dönemde olan; İngiltere, İrlanda ve Danimarka’nın yer aldığı 1973 denemesidir.

Petrol krizinin neden olduğu ekonomik bunalımdan, Avrupa’nın çeşitli bölgeleri farklı şekillerde etkilenmiş; bölgeler arası sınıflandırma statüsüne konu olan az gelişmiş- gelişmiş bölgelerde oluşan ekonomik farklılıkların giderilmesi için çözüm olarak, Birliğin bölgesel kalkınma politikası olması gerektiği yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır(Marangöz, Sarıca ve Uymaz, 2005:2). Özellikle Birliğin genişleme sürecinde karşılaşacağı, ekonomik yönden olumsuz sonuçlar doğurabilecek girişimlerin önüne geçebilmek ve üye ülkelerin ve vatandaşların hayat standartlarında pozitif etki sağlayarak sempatisini kazanabilecek bir kurum olma çabası için Bölgesel Kalkınma Politikası kayda değer yeniden yapılandırma modeli olarak gösterilebilir.

Birliğin Genişleme Süreci ve Gündem 2000

Derinleşme sürecinin ilk ayağı olarak İngiltere, İrlanda ve Danimarka üye olmak adına 1961 yılında Birliğe başvurmuş olmasına rağmen, İngiltere’nin bu talebi, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün ortaya attığı; ülkenin Kıta Avrupa’sından farklı oluşu, ekonomik yönden yeterli güce sahip olmaması ve ülkenin askeri ve diplomatik bakımdan Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlı olmasından dolayı, Birliğin gelişimini engelleyicini öne sürmesi ve veto etmesi sonucunda, İngiltere’nin başvurusu De Gaule’ün cumhurbaşkanlığından istifa ettiği döneme kadar kabul edilmemiştir (AB’ye Genel Bakış n.d. s.25). Birlik ilk genişleme denemesini İngiltere, İrlanda ve Danimarka’yı kapsayacak şekilde 1973 yılında yaptıktan sonra; ikinci genişleme sürecine Yunanistan, İspanya ve Portekiz’i dahil etmiştir. Genişleme ile birlikte, aday ülkelere uygulanması gereken bir takım kriterlerin kaçınılmaz olduğu konusunda karar alan Birlik, 1993 yılında düzenlenen Kopenhag Zirvesi’nde bir yandan üye olmak isteyen ülkelere, yerine getirmeleri gereken şartları belirterek kontrolü bünyesinde toplarken, diğer yandan da bu kriterler aracılığıyla kendi kimliğini tanımlamış olmuştur.(Öztürk ve Akgöz, 2012:445) Ekonomik yönden pek parlak olmayan doğu ve orta Avrupa ülkelerinin üçüncü genişleme kapsamında, Birliğe üye olma yönündeki taleplerinin yaratabileceği sorunlar dahilinde “(…)24-25 Mart 1999’da Berlin’de toplanan AB Konseyi 2000-2006 dönemindeki politikaların temelini çizen ve Gündem 2000 olarak bilinen belgeyi kabul etmiştir.”(Marangöz, Sarıca ve Uymaz, 2005:3) Gündem 2000, 1997 senesinde gerçekleştirilen Lüksemburg Zirvesi’ne kadar uzanırken; gündemde yer alan konular arasında, bölgeler arası eşitsizliklerin azaltılması, ekonomik yönden dezavantajlı olan bölgelere yönelik mali yardım ve bölgesel otoritelerle kurulacak olan işbirliğinin artması gibi maddeler yer almaktadır.

Avrupa Birliği’nin, Kopenhag Kriterleri ile başlattığı ve aday ülkelerden üye olmaları için yerine getirmelerini istedikleri alanlara baktığımızda, bu kapsamlar sosyal, siyasi ve ekonomik bir çerçevede geniş bir şekilde oluşturulurken; demokrasinin gelişmesi, hukuk üstünlüğünün korunması ve ekonomik refahın sağlanması gibi alt başlıklarla Birliğin “sürdürülebilirliliği” hedeflenmiştir.

Avrupa Birliği ve Yönetişim

Avrupa Birliği, kendi meşruiyetini üye devlet halkları nezdinde yeniden kazanmak, vatandaşlar ile birlik arasında oluşan ilişkiyi güçlendirmek, birliğin genişlemesinin neden olduğu krizlerin önüne geçmek için bir takım yeniden yapılandırma faaliyetlerine başvurmuştur. “Avrupa yönetişimi, hem karar mekanizmalarının daha demokratik bir yapıya büründürecek, hem de 27 üyeye ulaşan Birliğin etkinliğini ve rekabet gücünü arttıracak bir araç olarak sunulmuştur.”(Eliçin, 2011:45)

Yönetişim kavramı, halkın karar mekanizmasına dahil olarak kendini yönetim katında siyasallaştırması, daha fazla sorumluluklara sahip olan siyasi bir aktör haline gelmesi bunun sonucunda devletin sahiplendiği yönetim sorumluluğunu devlet ile birlikte paylaşması anlamına gelmektedir. Yönetişim kavramı, Birlik içinde gerçekleştiğinde ise üye ülke vatandaşlarının, Birlik içinde siyasi, ekonomik ve sosyal alanda daha aktif bir rol alarak kendilerini Birliğe daha yakın hissetmelerini hissettirerek, Birliğin yeniden yapılandırma sürecinde demokratikleşme unsurunun gelişmesinde etkili olmuştur.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne Bakışı

Mevcut duruma baktığımızda, Birlik içinde gruplaşmanın oluştuğunu, üye ülkelerin Avrupa Birliğinin sunduğu kıstasları sonuna kadar kabullenmeyerek, Birliğe üye olmanın gerektirdiği kuralları, kendi ulusal menfaatleri çerçevesinde süzgeçten geçirip bazılarını kabul ederken bazı kuralları göz ardı ettikleri görülmektedir. Bunun en çarpıcı örneği ise, bazı ülkelerin ortak para birimini kullanmasına rağmen, bazı ülkelerin bu uygulamadan kaçınıp kendi ulusal paralarını kullanmaya devam etmesidir. Ekonomik, siyasi, sosyal küreselleşme her ne kadar önüne geçilmesi imkansız bir süreç olarak ilerlese de, ulusların küreselleşmenin önemli ayağı olan Avrupa Birliği’ne olan çekimser bakışları, ulus-devlet yapısını muhafaza etmek isteyen unsurları görünür kılmaktadır. Bunun yanında, Birliğin Avrupa devletleri arasında meşruiyetini sağlama çabaları ve genişleme sürecinde attığı adımlar, tartışma konularında güncelliğini korumaya devam etmektedir. Konuyla ilgili son durum incelendiğinde ise, İngiltere Başbakanı David Cameron’un 2015 yılında gerçekleşecek olan seçimlerde tekrar başa geçmesi koşuluyla ortaya attığı Avrupa Birliği üyelik sürecinde referanduma gidilmesi söyleminin yer aldığı bilinmektedir.

Üyelik sürecinde başlangıçta Fransa müdahalesiyle saf dışı bırakılan İngiltere, De Gaulle dönemimin bitmesiyle Birliğe katılmasına rağmen, Birliğe tam olarak entegrasyon sağlama konusunda “istekli” bir şekilde başarılı olamamıştır. Demir Leydi olarak tanınan zamanın başbakanı Margaret Thatcher’ın Avrupa ile olan ilişkilerin daha fazla ilerlemesi yönündeki eleştirel yaklaşımları, Cameron tarafından, gelecek seçimlerde muhafazakar partinin önünü kesmek için seçim propagandası olarak kullanılmaktadır. Birliğe üyelik sürecinde referanduma gidilmesi, hem halkın nabzını ölçmek hem de Avrupa Birliği’ne, onlarsız da yola devam edilebileceği mesajını vererek Birliği bir ölçüde uyarma niteliği taşımaktadır. Bunun temel nedeni, Londra’nın, AB yönergesinde belirlediği haftalık çalışma saatlerini, tatil sürelerini, güvenlik ve ceza hukukuyla ilgili Birliğin aldığı önlemleri gibi bazı konularda ipleri tekrar kendi eline alarak, kontrolü Brüksel’den çekmesi yer almaktadır.(Kınacıoğlu, 2013)

Bu talepler doğrultusunda İngiltere’nin Avrupa Birliği ile yapacağı pazarlık önem arz ederken, vatandaşların katılacağı düşünülen referandumda, çoğunluğun reddetmesini ve bunun sonucunda İngiltere’nin adaylık statüsünden çıkması göz önünde bulundurulduğunda; İngiltere ve AB arasında ekonomik bağların korunduğu “dostane bir boşanma”nın(Kınacıoğlu, 2013) vuku bulacağı yönünde tahmin yürütülebilir. Sıcak temastan ziyade reel politik çerçevesinde, çıkarları maksimize edebilecek finansal politikaların yürütülmesinde iş birliğine gidilebilirken, ulusal çıkarlar göz önüne alınarak devlet politikalarının müdahaleden uzak tutulacağı öngörülebilir. İngiltere bu konuda düğmeye bastığında, diğer adayları peşinden sürükleyebilmesi ve Birlik içi bölünmelerin şiddetlenerek, içerdeki kopuşların hızlanması mümkündür. Pastadan daha fazla pay alabilmek için başlatılan bu pazarlığın, domino etkisi yaratarak diğer üye devletlere sıçramasını önlemek adına çeşitli yaptırım mekanizmaları uygulanması gerekmektedir. Aksi takdirde, Birliğin mevcut yapısında telafi edilemeyecek zedelenmelerin olması kaçınılmazdır. Bu nedenle Kopenhag Kriterleri’nde zorlaştırılan ve kapsamı genişleyen aday olma statüsüne ilişkin şartlar, başlangıçta istenildiği gibi, üyelikten çıkma sırasında da gündeme gelmelidir.

Sonuç:

Avrupa Birliği, uluslararası barışın temin edilmesi, ülkeler arası dayanışmanın artması ve çok kültürlülüğün gerektirdiği sıcak teması, insan, mal ve para akışıyla sağlarken karşımıza küreselleşmenin önemli bir organı olarak çıkmaktadır. Avrupa Birliği’nin başlarda geliştirdiği “Avrupa” projesi kapsamında coğrafi sınırlamalar, genişleme süreci kapsamında yerini başka unsurlara bırakmıştır. Ekonomik bir birlik olarak hayata geçen topluluk, varlığını muhafaza edebilmek ve sürdürülebilir bir kimliğe bürünmek adına siyasi yapılanmaya gitmiş; ulus-üstü bir organ olma vasfıyla, aday ülkelerin hareket etme alanlarını, ülkeler arası koordinasyonu ortak çıkarlar etrafında şekillendirmek için kısıtlamıştır. Bu bakımdan çeşitli ülkeler tarafından kendi ulus-devlet kimliklerine tehdit bir yapı olarak görülmüş ve egemenlik alanlarını daralttığı için eleştirilmiştir. Bunun somut örnekleri, ortak para dilimini kullanmayan devletlerin varlığı, Norveç vatandaşlarının Birliği girmeyi reddetmesi ve İngiltere’de adaylık statüsünün referanduma sunulacağı yönündeki pazarlık arayışları olarak gösterilebilir.

Birlik, üye devlet vatandaşlarının sempatisini kazanmak, ekonomik krizin önüne geçmek ve kendi iç yapısını işlevsel hale getirmek için çeşitli yeniden yapılandırma politikalarına gitmiştir. Bunlar arasında bölgesel kalkınma politikaları ile bölgeler arasındaki eşitsizlik giderilerek denge kurulmaya çalışılırken yönetişim kavramıyla vatandaşların siyasi aktör olarak karar alma mekanizmasının içine dahil edilmesi denenmiştir. Avrupa Birliği, ülkeler arası barışı, uzlaştırıcı ve arabulucu kimliğiyle sağlaması bakımından işlevseldir. Ülkeler arası ortak çıkarları gözeterek her ülke için maksimum faydaya ulaşması, kurulma amacını gerçekleştirme bakımından önem taşır. Buna paralel olarak, devletlere karşı ikna edici bir söylemle hareket edip, ulus-devletleri kendi ulusal birlik ve bütünlüklerine tehdit bir unsur olarak var olmadığına, Avrupa Birliği vatandaşlık şuurunun oluşturulmasının kişilerin menfaati yönünde olacağı devletlere ve vatandaşlara inandırmalıdır. Bu şekilde Birliğin bütünlüğünde bozulmaların ve kopmaların önüne geçilerek, mevcut yapı sağlam temellere dayandırılabilir.

 

KAYNAKÇA:
-Akyüz, A.(2009) STK’LAR İçin Avrupa Kurumları Ve AB Yapıları. AB, Bütünleşme Ve STK’LAR,(derl.) Akyüz Alper, (ss.57-74) İstanbul: İstanbul Bilgi üniversitesi yayınları

-Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (2011), Jean Monnet Burs Programı 20. Yılını Kutluyor Erişim: 10 Nisan 2013, http://www.abgs.gov.tr/files/pub/jean_monnet_20_yil_album.pdf

-Arsava, F.(2001). Hangi Avrupa İçin Ne Kadar Esneklik. Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi,Cilt:1 Sayı:1 ,33-44

-Çapan, Z. G. ve Özge Onursal Beşgül.(2009) Avrupa’yı Bulmak. AB, Bütünleşme Ve STK’LAR, der. Alper Akyüz, (ss.21-34) İstanbul: İstanbul Bilgi üniversitesi yayınları

-Eliçin, Y.(2011) Avrupa Birliğinde Yönetişim. Ekonomik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10 Sayı:38, 44-60

-Kınacıoğlu, S. (2013, 23 Ocak) İngiltere AB’den neden ayrılmak istiyor? Erişim:17 Mart 2013,    http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/01/130123_eu_uk_analysis.shtml

-Koç, Y. ( 2001) Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri. Ankara:Türk-İş Eğitim yayınları, http://yildirimkoc.com.tr/usrfile/1322171681b.pdf

-Marangöz, S. , Şermin Sarıca ve Feride Berna Uymaz.(2005) Yerelleşme Örneği Olarak Avrupa Birliği Bölgesel Politikası. İstanbul Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi,1-22

-Öztürk, Y. K. ve Selami Sedat Akgöz (2012) Avrupa Birliği’nin Genişleme ve Küreselleşme Stratejileri: Polonya Üzerinde Bir İnceleme.Avrasya Ekonomileri Üzerine Uluslararası Konferans Erişim: 20 Mart 2013,  http://www.eecon.info/papers/503.pdf  445-451

-Soysal, M.(2003) Değişen Egemenlik Ve Meşruluk. Erişim:28 Nisan 2013, http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg20/msoysal.pdf   Cilt No:20,171-181

-T.C. Avrupa Birliği Bakanlığı “AB’ye Genel Bakış” Erişim:5 Nisan 2013  http://www.abgs.gov.tr/files/rehber/02_rehber.pdf

-Yiğit M., Hüsamettin İnanç ve Ümit Güner.(2007). Genişleme, Mali Yardım ve Ekonomik Büyüme Perspektiflerinden AB’nin İlk Dört Genişlemesinin Analiz, C.Ü. İktisadi Ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt:8, Sayı:2, ss: 81-96

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz