Avrupa’nın Ortasında Bir Dram: BOSNA

0
The following two tabs change content below.

Nilüfer Yavuz

Latest posts by Nilüfer Yavuz (see all)

Bosna, 1992-1995 yılları arasında, medeniyetin merkezi kabul edilen Avrupa’nın göbeğinde, uluslararası arenada suskunlukla karşılanan bir insanlık dramına sahne olmuştur. Balkan coğrafyasında yaşanan bu savaşın nedeni ve ayırt edici özelliği, çoğunlukla etnik çeşitliliğin neden olduğu savaşların aksine, ortak bir kültüre sahip olan Slavların arasında yaşanmasıdır. Yıllarca farklı dini inanışlara sahip insanların bir arada yaşadığı bir bölge olan Bosna ve Hersek, Yugoslavya’nın dağılışı sonrasında inançların çarpıştığı bir savaş alanına dönüşmüştür. Balkanlarda ise ortak köklere sahip olan Slavların, kendi aralarında bu denli büyük bir savaşa girmeleri elbette ki araştırmaya değerdir. Bu makalede Bosna-Hersek’ in yakın tarihi, savaşın ortaya çıkışı ve yaşanan gelişmeler, son olarak da Bosna-Hersek’in savaş sonrası durumu üzerinde durulacaktır.

“Boşnak” Kimliğinin Oluşmasında Dinin Rolü
20. yüzyılda Balkanlar’da yaşanan büyük değişimin temelindeki en büyük etkenin, “dini ayrışma” olduğu hususunda ortak bir kanaat hâkimdir. İlk çağdan itibaren Romalıların yanı sıra, Slav ve Avarların da işgaline uğrayan Yarımada’ya 626-640 yılları arasında Sırp ve Hırvatlar yerleşmiştir. Hırvatlar Hıristiyanlığın Katolik Mezhebi’ni seçerken, Sırplar Ortodoks Mezhebi’ni kabul etmişlerdir. Bunun yanında, yine aynı etnik kökene sahip olup da bu iki mezhebin mensupları tarafından gördükleri şiddet ve baskıya rağmen, Bogomil Mezhebini seçen bir topluluk oluşmuştur. Bu topluluk daha sonra Osmanlılar tarafından “Boşnak” olarak adlandırılacaktı. Bogomil Mezhebi, Hıristiyanlıktaki teslis inancı (baba-oğul-kutsal ruh üçlemesi), papazlar sınıfı, haç ve vaftiz gibi kimi inanışları reddediyordu. Temelde “Tek Tanrı” inancına bağlı Bogomiller, Osmanlılar ile karşılaştıklarında İslam dinine zaten meyyal bir durumdaydılar. 1463’te Bosna ve Hersek’in Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra görülen toplu olarak İslam’a geçiş ise, bazı Sırplar tarafından bir efsane olarak görülen Bogomil kimliğinin varlığını kanıtlar niteliktedir. Boşnakların Osmanlı’nın gelişi ile beraber Müslüman olmaları nedeniyle Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar; yaşadıkları mezhepsel ayrılığa ek olarak dini anlamda da ciddi bir bölünme yaşamış oldular. Osmanlı egemenliği altına giren Bosna ve Hersek halklarının; Fatih Sultan Mehmet’in fermanıyla her türlü dini ayini yerine getirebilecekleri, örf ve adetlerini rahatça yaşayabilecekleri belirtilmiş, dahası can ve mal güvenlikleri garanti altına alınmıştır. İslam dinini benimseyen, savaş kabiliyetini haiz ve bölgeyi tanıyan Boşnaklar, Osmanlı’nın kuzeybatı sınırını tek başlarına uzun yıllar korumuşlardır. Tüm bu faktörlerin yanında Boşnaklar, eski mezhepleri dolayısıyla yaşadıkları dışlanmışlık ve papalığa karşı duydukları kin dolayısıyla, Macarlar ile yapılan savaşlarda da etkin rol oynamışlardır.

Balkan Coğrafyası’nın Siyasal Karakteristiği
Osmanlı egemenliği altına giren Bosna ve Hersek eyaletleri, Devlet-i Ali’nin çöküş yılları ve sonrasında dahi devlet toprakları dâhilindeydi. Ancak milliyetçilik akımının etkisiyle birlikte bölgede bulunan Hıristiyan azınlığa yönelik zulüm iddiaları, yabancı devletlerin bölgeye olan ilgisi ve müdahalesini arttırdı. Eyaletler, oldukça zayıflamış olan Osmanlı Devleti’nin bölgeyi koruyamaması sonucu 1878 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve 1908 yılında da Osmanlı Devleti’nin elinden tamamen çıktı. I. Dünya Savaşı sonrası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından, 1918 yılında Yugoslavya Krallığı kuruldu. Ancak Yugoslavya adıyla bilinen ilk devlet olan bu krallık da II. Dünya Savaşı esnasında Alman orduları tarafından işgal edildi. Savaşın ardından Komünist Parti’nin savaş dönemindeki partizan lideri Josip Broz Tito yönetimi ele geçirdi. Tüm Avrupa’da, müttefik yardımı ve Sovyet işgali olmaksızın Nazilerden bağımsızlaşan tek ülke olan Yeni Yugoslavya’nın, kurulduğu dönemdeki totaliter rejimi, birbirinden çok farklı toplulukları kolektif liderlik teorisi altında toplamıştı. 1946 yılında Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti adını alan bu devlet, “Her ulusa tek devlet değil tek devlette tüm halklar” parolası doğrultusunda bir felsefeyi savunuyordu. Yugoslavya’ya özgü ve milli hassasiyetler içeren komünist bir sistem oluşturulmuş, böylelikle ülkedeki ayrılıkçı Sırp ve Hırvat milliyetçiliği baskı altına alınmıştır. Tito’nun bölgenin dini çeşitliliğini göz önünde bulundurarak ilke edindiği “Laik Yugoslavya” kimliği, dönemin baskın Hırvat ve Sırp kimliklerine karşı, Müslüman Boşnaklar için adeta varlıklarını korumaları adına bir garanti olarak nitelendirilebilir. Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya ve Slovenya’nın yanında, Yugoslavya’yı kuran halkların altıncısı olarak Müslümanların (İslamlaşmış Slavlar’ın) ulus statüsünde sayılması da bu anlayışın bir sonucudur. Etnik ve dini pek çok farklılığa rağmen bölgede istikrarlı bir devlet olarak var olmuş Yugoslavya’da 1980’de Mareşal Tito’nun ölümü sonrası çözülmelerin başladığı görülmektedir. Etnik grupları bir arada tutan bağlardan biri olan karizmatik liderin kaybı, Balkanlarda milliyetçilik eğilimini tekrar güçlendirerek, başta Sırplar olmak üzere, Yugoslavya egemenliği altında yaşayan halklarda kendi devletlerini kurma arzularını harekete geçirmiştir. Sırpların “Büyük Sırbistan”, Hırvatların ise “Büyük Hırvatistan” idealleri, halklarda oluşan bu eğilimi kanıtlar niteliktedir.

Balkanları Savaşa Götüren Süreç
1980’li yılların ortalarına doğru Sovyetlerde kendini gösteren çözülme ile birlikte Avrupa’daki sosyalist yönetimlerde belli kıpırdanmalar yaşanmaya başladı. Küresel aktörlerin güç mücadelesine ev sahipliği yapan ve büyük jeopolitik öneme sahip olan Balkan coğrafyası, Soğuk Savaş sonrası dönemde çok acı bedeller ödemek zorunda kalacaktı. ABD’nin Rusya’yı saf dışı bırakma planları ve parçalanmaya başlayan Yugoslavya topraklarının kaderini belirlemede etkin rol oynama isteği açıkça görülüyordu. Avrupa ise, hâkimiyeti elden bırakmak istemeyen ve kıta içindeki ayrışmalara tahammülsüz ülkelerinin tek din ve kültür odaklı politikalarına sahne olmaktaydı. Tarih boyunca Balkanlar üzerinde hayalleri olan ve “Büyük Sırbistan” idealini destekleyen Rusya’nın varlığı da, siyasi bir çıkmaza girilmesinde etkili oldu. Tüm bu faktörlerin etkisiyle bölge coğrafyasındaki sınırlar değişmeye başladı. 1991 yılının Haziran ayında ekonomik yönden diğer bölgelere nazaran daha gelişmiş Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını kabul eden Avrupa Topluluğu ve Birleşmiş Milletler, Bosna Hersek ve Macaristan’ın bağımsızlığını referandum şartına bağladı. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin içinde bulunan Bosna- Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde, 1990 genel seçimlerinden İslami kimliğiyle öne çıkan Demokratik Eylem Partisi (SDA) galip çıkmış ve böylelikle SDA lideri Aliya İzzetbegoviç de cumhurbaşkanı seçildi. Konfederal sistem döneminde iktidara gelen ve Bosna- Hersek bölgesinin egemenliği ve bütünlüğü için çabalayan İzzetbegoviç, ayrılmanın kaçınılmaz olduğu anlaşılınca mücadelesini bağımsızlık yönünde sürdürdü. Sırpların boykot etmesinden dolayı halkın %63’ünün oy kullandığı Yugoslavya’dan bağımsızlık referandumunda, %99,4 ile bağımsızlık yönünde irade sergilendi. Tüm bu gelişmeler üzerine Bosna-Hersek’in bağımsızlığı 3 Mart1992’de Aliya İzzetbegoviç tarafından ilan edildi. Bağımsızlık ilanının ardından ülkede küçük çaplı çatışmalar çıkmaya başladı. Bosna-Hersek’in bağımsızlığı öncesinde; otonom bölge, meclis kurma gibi faaliyetlerde bulunan Sırplar ise Sırbistan ile birleşme yolunda ilerleyerek 27 Mart 1992 yılında Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ni kurduklarını ilan ettiler. Yeni kurulan bağımsız Bosna-Hersek’in sınırlarının %65’ini kapsayan Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’nin yasa dışı ilan edilmesiyle iç savaş giderek büyüdü. Süreç ilerledikçe Avrupa’nın en kanlı savaşlarından birine dönüşecek olan bu çatışma, 1992’nin ilkbaharında bu şekilde başladı. ABD ve AB üyesi devletler tarafından da tanınan Bosna-Hersek Cumhuriyeti ise, batı ve kuzeyde Hırvatistan, doğuda ise Sırbistan ile çevrili olması dolayısıyla, bu iki ülkenin gelecekle ilgili masa başı planlarında öncelikli yerini aldı. Önceleri Hırvatlarla beraber Sırplara karşı koyan Boşnaklar, 1992 yılının sonlarında Hırvat ve Sırp hükümetlerinin erde arkasından yaptığı görüşmeler sonucu coğrafyada tek başlarına bırakıldılar. Dönemin Hırvat lideri Franjo Tudjman ve yine dönemin Sırp lideri Slobodan Miloseviç, Bosna-Hersek’te bulunan Bosnalı Hırvatlar ve Sırpları desteklemek amacıyla paramiliter (orduya benzeyen ama bir ülkenin resmi ordusu olmayan güçler) gruplar göndermeye başladılar.

Kaçınılmaz Son: ‘Savaş’
Bosna-Hersek’te yaşayan halkın %44’ü Müslüman, %31’i Sırp, %17’si Hırvat ve geri kalan %8’lik kısmı ise çeşitli azınlıklardan (Arnavutlar, Macarlar gibi) oluşmaktaydı. Osmanlı dönemi sonrası İslam dinini seçen Boşnaklar, Sırplara göre “Türkleşmiş hain Sırplar”dı. Savaşa giden süreçte Sırbistan Lideri Miloseviç’in yaptığı açıklamalar da olacaklar hakkında fikir verir nitelikteydi;“Tanrı bazı milletleri üstün ve seçkin yaratmıştır. Bazılarını ise değersiz ve üstün olana itaat eden bir konumda yaratmıştır. Hıristiyan Avrupa’nın en dindar ırkı olan Sırplar’ın, Müslümanlar’dan daha üstün oldukları bir gerçektir. Müslümanlar yok olmaktan kurtulmak istiyorlarsa, üstün olana itaat etmeye mecburlar.” Bosna Sırplarının Lideri Radovan Karadzic’in; “Biz tek din ve tek kültürlü bir Avrupa için savaşıyoruz. Amacımız Balkanlardaki İslam kalıntılarını yok etmek ve Anadolu’ya kadar sürmektir. Bu büyük mücadelemizde Avrupa ve Batı dünyası bizi tam olarak desteklemeli!” sözleri ise bölgenin geleceği adına son derece endişe vericiydi. Başlarda yerel çatışmaların görüldüğü Bosna’da Radovan Karadzic önderliğinde Bosna- Hersek Sırp Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte savaşın ayak sesleri duyulmaya başladı. Referandumda ve savaşın ilk zamanlarında, örneğin Saraybosna’da, Müslümanların yanında yer alan Bosnalı Hırvatlar, daha sonradan yapılan görüşmeler ve Büyük Hırvatistan hayalleriyle, örneğin Mostar’da, Boşnaklar’a karşı savaşmışlardı. Zamana, bölgeye göre değişen müttefikler ve düşmanlar elbette ki savaş şartlarını zorlaştıran faktörlerden sadece biriydi. Ülkenin yarısından fazlasını hızlıca kontrolü altına alan Sırplar, Boşnaklar’ın hakimiyetinde olan Saraybosna’nın etrafındaki dağlık arazide bulunan Sırp köyleri sayesinde başkentte büyük bir üstünlük sağlamış durumdaydı. Adeta etrafı düşmanlarla çevrili bir vadi konumunda olan şehirde hayat şartları her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. 1992 yazında Birleşmiş Milletlere’in Koruma Gücü UNPROFOR (United Nations Protection Force), Hırvatistan üzerinden Bosna’ya gelmeye başladı ancak bölgede büyük oranda etkisiz kaldı. 1993 itibariyle Bosna’daki kriz ürkütücü boyutlara ulaşmıştı. Çetnik adı verilen paramiliter Sırp grupların ağır müdahaleleri sonucu nüfusun yarısından fazlası göçmen konumuna düşmüştü. “Etnik temizlik” olarak nitelendirilebilecek durumların vaki olması bile küresel aktörlerin etkin bir şekilde harekete geçmesi için yeterli olmamaktaydı. Parçalanan Yugoslavya’dan geriye kalan, döneminin en büyük orduları arasında gösterilen Yugoslavya Ordusu’nun askeri mühimmatına sahip olan Sırplar, bundan dolayı silah bakımından çok üstün konumdayken Boşnaklar, uluslararası ambargo nedeniyle yalnızca hafif silahlarla karşılık vermeye çalışıyorlardı. Bu zor şartlarda İzzetbegoviç ve arkadaşlarının alternatif bir çözüm olarak sunduğu “Yaşam Tüneli” ise, BM’nin insani yardımların şehre erişimini sağlamak için kontrolünü ele geçirdiği Saraybosna havaalanına yakın olmasının da etkisiyle başkentte 300 bin kişinin hayata tutunmasını sağlamıştır. Saraybosna’dan tek çıkış yolu olan bu tünel, kente yağan bombaların arasında bölgenin yiyecek, ilaç ve silah ihtiyacını karşılaması itibariyle Boşnaklar için önemli bir yere sahiptir.

Srebrenitsa Katliamı
Onbinlerce kişinin acımasızca öldürüldüğü, birçok Boşnak köyünün haritadan silindiği savaşın şartları çok ağırdı. BM Barış Gücü’nün uygulamaları ise aslında Boşnakları koruma adı altında oynanan bir tiyatroyu andırmaktaydı. Güvenli bölgelerde Boşnakları koruması gereken askerler, yardım için gönderilen paketler karşılığında kadınlarla cinsel birliktelik talep ediyorlar, Boşnakları korumak üzere orada bulunmalarına rağmen Sırp askerlerle ortak organizasyonlar düzenliyorlardı. 1994 yılının sonunda ABD’nin arabuluculuğuyla imzalanan antlaşmanın bozulmasının ardından, BM’nin ilan ettiği 6 güvenli bölgeden biri olan Srebrenitsa, savaştaki en büyük insanlık dramına ev sahipliği yapmıştır. Sırbistan sınırına 10km uzaklıkta stratejik bir bölge olan Srebrenitsa, Boşnakların savaş boyunca en güçlü direniş noktalarından olmuştur. BM’nin bu bölgenin güvenli olduğunu deklare etmesi, Boşnak halkının yoğun bir şekilde Srebrenitsa’ya göç etmesine nden oldu. Güvenli bölgelerde uygulanan silah teslimi uygulaması dolayısıyla da Boşnaklar, ellerinde bulunan bir avuç silahı da teslim etmek zorunda kaldılar. Birleşmiş Milletler’ce gönderilmiş 400 Hollandalı asker tarafından korunan kentte, Karadzic’in, “şehrin dış dünyayla bağlantısının kesilmesi emrini” vermesiyle açlık ve sefalet kol gezmekteydi. Böyle bir ortamda Sırp güçlerinin kenti bombalamaya başlaması, kentte bulunan Boşnaklar’da büyük bir şaşkınlığa yol açtı. Zira bu bölgeye güvenli olduğunu düşünerek gelmişlerdi. Barış güçlerine teslim ettikleri silahların geri verilmesini talep ettiler; ancak aldıkları cevap olumsuzdu. Çoğu kadın ve çocuk olan binlerce insan yaşadıkları büyük panikle BM’nin Hollandalı askerlerinin kaldığı Potoçari köyüne sığındı. Hollandalı Komutan Thom Karremans ise kendisine sığınan 25 bin Boşnak ile beraber Srebrenitsa’yı Sırplara teslim etti. Kadın, yaşlı ve çocukların ayrıldığı kampta Boşnak erkeklerinin kimisi otobüslere doldurularak dağlarda, kimisi ise toplandıkları fabrikada canice öldürüldü. Civarda sığınılacak kamp bulamayan 13 bini aşkın Boşnak ise, Boşnakların kontrolünde olan Tuzla’ya ulaşmak üzere ormana doğru yola çıktılar. Sonraları “Ölüm Yürüyüşü” olarak anılacak olan bu 3 gün 3 gecelik yolculuğu, Sırpların Boşnaklarla adeta oyun oynadıkları ağır ateş altında, 13 bin kişiden ancak 3000’i tamamlayabildi. Hollanda Hükümeti’nin kendi askerleri bölgeden çıkıncaya kadar hava saldırılarına izin vermemesi de olayın büyümesinde etkili oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da görülmüş en büyük soykırım olan Srebrenitsa BM’nin etkinliğinin tüm dünyada sorgulanmasına neden oldu.

Ağustos sonlarında 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan Saraybosna Pazaryeri katliamı sonrasında BM, Bosnalı Sırplar’a saldırıları kesmesi, güvenli bölgelere yapılan müdahalelerin sona erdirilmesine yönelik ültimatom vermiştir. Bu isteklerin Sırplar tarafından reddedilmesiyle NATO, askeri hedeflere ağır saldırı başlatmış; yapılan müdahaleler neticesinde Sırplar istekleri kabul etmiştir. Sırplar’a yapılan bu müdahalelerle, Balkanlarda Rusya’nın etkisi altında olan Sırp kadrolarının tasfiyesini sağlamasının yanı sıra, Avrupa’nın tek bir din üzerine kurulu yapısını da güçlendirmiştir. Bu da Balkanlar üzerinde emelleri olan ABD ve Avrupa’nın tam da istediği durumdur. Nitekim bütün bunlar uluslararası kurumların yetkilileri ile Sırp yöneticiler arasında yapılan gizli görüşmeler ve pazarlıklar sonrasında tutuklanarak Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanan Slobodan Miloseviç tarafından dile getirilmiştir.

Uluslararası Müdahaleler ve Dayton Antlaşması
Sırplar’ın çözüme yanaştırılması sonucunda başlayan görüşmeler sonrası 21 Kasım 1995’te Bosna-Hersek, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve Hırvatistan Cumhurbaşkanları, sırasıyla Aliya İzzetbegoviç, Slobodan Miloseviç ve Franjo Tudjman arasında Dayton Antlaşması yapıldı. İzzetbegoviç’in “İçime sinmedi ama başka çaremiz yoktu” sözleriyle ifade ettiği bu antlaşmada temel amaç, savaşın son bulması ve bu vesileyle can kayıplarının önüne geçilmesiydi. Uzun vadeli olarak amaçlanan ise, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasıydı. Antlaşmayla Bosna-Hersek, uluslararası alanda sınırları, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile tanınmış oldu. Tito Yugoslavya’sında “Müslümanlar” adı altında kurucu unsurlardan biri olan Boşnaklar’ın, ayrı bir millet sayılması da bu antlaşmayla mümkün oldu. Antlaşma imzalandıktan sonra ortaya çıkan sorunlar ise, İzzetbegoviç’in antlaşmayı imzalamakta neden tereddüt ettiğini göstermektedir. Antlaşmanın içeriğindeki başlıca sorun Dayton ile oluşturulan Bosna’nın normal bir devletin gösterdiği özellikleri gösterememesidir. Etnik açıdan homojen şekilde oluşturulmuş ayrık bölgelerin varlığının yasallaşmış olması, antlaşmanın asıl amacı olan toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığın korunması hususunda büyük bir tehdittir. Bosna-Hersek Federasyonu (FBİH) ve Sırp Cumhuriyeti adlı iki entiteden oluşan Bosna-Hersek’te; siyasi kurumlar, polis teşkilatı, yargı mekanizması, eğitim sistemi, medya gibi devletin tüm kurumlarında ikili bir yapılanma öngörülmüştür. Bu durum devlet içinde bir bütünlük sağlanamadığını göstermektedir.

Öte yandan FBİH’nin 10 kantona ayrılması ve bazı kantonların Hırvatlar tarafından adeta bağımsız birer yönetime dönüştürülmeleri de devlet açısından büyük sorun teşkil etmektedir. Yine Dayton Antlaşması’nın sonucunda oluşturulan devlet yapılanması neticesinde nüfusu 5 milyonun altında olan Bosna’da 2010 yılı rakamlarına göre bir seçim döneminde anda 760 milletvekili,180 bakan, 14 başbakan, 5 cumhurbaşkanının görev yapıyor olması, harcamaların %40’ından fazlasının devlet mekanizmalarına ayrılması sonucunu doğurmaktadır ki bu durum da ayrı bir sorundur. Entitelerin devlet kurumlarından daha güçlü olduğu Bosna-Hersek’te Sırpların devlete daha çok yetki verilmemesi için çalıştığı açık bir şekilde görülmektedir. Bu durum uygulamada ülke vatandaşlığı yerine entite vatandaşlığının ön planda oluşuyla kendini göstermektedir. Mecliste karar alınabilmesi için gerekli oy çoğunlunun çoğu zaman sağlanamaması, ülkede yapılması öngörülen köklü değişikliklerin önünü tıkamaktadır. Antlaşmanın pratikte -büyük oranda- uygulanamıyor olması, Bosnalı Hırvat ve Sırplar’ın anavatanlarıyla birleşme hayallerini diri tutmaktadır. Geleceği belirsiz, ekonomik olarak kendi ayakları üstünde duramayan, rüşvet ve işsizliğin kol gezdiği bir ülke profili de ne yazık ki nitelikli Bosnalı nüfusun ülkeden göç etmesine neden olmaktadır.

Yugoslavya Lideri Tito’nun savaşın başlamasından çok önce söylediği şu sözler, yaşanacakları öngördüğünün göstergesi niteliğindedir: “Ülkemiz kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito olarak, bu küreyi ellerimle tutarak değil alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım benim nefesim tükendiğinde hemen birisi gelir ve bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur.” Tito’nun korktuğu gerçekleşmiş; kristal küre kırılmıştır. Kırılan cam parçaları ise dağılan Yugoslavya’nın her bir köşesine saplanmıştır. 3 yılı aşkın bir süre devam eden bu kanlı savaşın sona ermesi ise, en başından itibaren medet umulan uluslararası müdahale ile mümkün olmuştur; ancak müdahaleye kadar geçen sürede kaybedilen hayatlar “geç gelen adalet, adalet değildir” algısını haklı çıkarır niteliktedir. Kendilerini çağdaş uygarlık olarak görenlerin vicdansızlığını gözler önüne seren bu savaş, Kızılhaç’ın verilerine göre, çoğu sivil ve Boşnak olmak üzere 312 bin kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Yaklaşık 2 milyon insanın yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldığı savaşta, sayısı 25 bine ulaşan bulan sistematik tecavüz vak’alarının bulunması da tüm dünya adına utanç vericidir bir hadisedir. Tüm insanlığın gözü önünde yaşanan bu kimlik mücadelesinde başta Avrupa olmak üzere dünya, “farklılıklara tahammül etme” sınavında bir kez daha sınıfta kalmıştır.

Yazar: Nilüfer Yavuz

1. ATASOY, V. (2013, Temmuz 14). Bir Katliamın Bakiyesi: Srebrenitsa. Retrieved Eylül 2, 2013, from Radikal Gazetesi Web Sitesi: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/vedat_atasoy/bir_katliamin_bakiyesi_srebrenitsa-1141685
2. BAĞCI, H. (1994). Bosna-Hersek-Soğuk Savaş Sonrası Anlaşmazlıklara Giriş. DTCF Dergisi , 16 (27), 257-259.
3. BORA, T. (1994). Yeni Dünya Düzeninin Av Sahası Bosna-Hersek. İstanbul: Birikim Yayınları.
4. KISACIK, S. (2012, Kasım 26). Soğuk Savaş Sonrasında Bosna-Hersek ve Türkiye- Bosna Hersek İlişkileri. Retrieved Temmuz 4, 2013, from Uluslararası Politika Akademisi: http://politikaakademisi.org/soguk-savas-sonrasinda-bosna-hersek-krizi-ve-turkiye-bosna-hersek-iliskileri/
5. KONDO, S. (2003). Bosna Hersek Coğrafyası. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
6. ÖZŞİMŞİR, Ş. (2011, Şubat 2). BM ve Eski Yugoslavya İç Savaşı-1. Retrieved Temmuz 2, 2013, from TÜİÇ Akademi: http://www.tuicakademi.org/index.php/yazarlar1/100-safak-ozsimsir-tum-yazilari/517-bm-ve-eski-yugoslavya-ic-savasi-1
7. ÖZYURT, O. (2011, Temmuz 30). Bosna Savaşı’nın Simgesi Yaşam Tüneli. Retrieved Eylül 2, 2013, from Sabah Gazetesi Web Sitesi: http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/07/30/bosna-savasinin-simgesi-yasam-tuneli
8. Sabah Gazetesi. (2010, Nisan 6). Acı Rakamları ile Bosna Savaşı. Retrieved Temmuz 2, 2013, from http://www.sabah.com.tr/fotohaber/dunya/aci_rakamlari_ile_bosna_savasi/16394
9. SEVEN, A., & TOĞRUL, M. (Direktörler). (2012). Kanlı Bayram Srebrenitsa [Belgesel].
10. ŞAFAK, Y. (2010). Bosna Savaşı ve Yugoslavya’nın Parçalanması. İstanbul: Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
11. TÜRBEDAR, E. (2010, Aralık). Barışın 15. Yıldönümünde Bosna-Hersek: Dayton Barış Antlaşması’nın Neticelerinin Değerlendirilmesi. Retrieved Temmuz 2, 2013, from TEPAV: www.tepav.org.tr/upload/files/1292831752-6.Barisin_15._Yildonumunde_Bosna_Hersek.pdf
12. Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi. (2012). Bosna-Hersek İşgali ve Srebrenica Soykırımı. İstanbul: UHİM.
13. YAPICI, M. İ. (2007). Bosna Hersek’te Gerçekleştirilen Askeri Müdahalenin Uluslararası Hukuktaki Yeri. Uluslararası Hukuk ve Politika , 2 (8), 1-24.

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz