Bir İnsanlık Dramı “Ruanda Soykırımı”

0
The following two tabs change content below.

Nilüfer Yavuz

Latest posts by Nilüfer Yavuz (see all)

Yaşadığımız dünyada ‘insanlık’ olarak meydana getirdiğimiz ayrışmalar, çatışmalar ve neden oldukları yıkımlar, zararlar ortadadır. Üzerinde pek çok devletin planlarının olduğu Afrika ise yaşanan tüm bu zararlardan nasibini alan kıtaların hiç şüphesiz başında gelmektedir. Böl ve yönet politikasının en canlı örneklerinden birinin yaşandığı, Afrika kıtasının orta yerindeki Ruanda’da 1994 yılında toplu ve planlı olarak büyük bir katliam gerçekleştirilmiştir. 1 milyona yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan bu insanlık dışı olay, sebepleri ve sonuçlarıyla araştırılmaya değerdir. Bu makalede Ruanda’nın 1990’lara kadar olan dönemi, 1994 yılı soykırımının gelişimi ve son olarak da olaylara Batının tepkisi ile uzlaşı süreci kademeli olarak incelenecektir.

Kimlikler Üzerine

Afrika kıtasında bulunan Ruanda, ilk olarak Almanya, sonrasında ise Belçika’nın sömürgeci faaliyetlerine maruz kalışından önce krallıkla yönetilmiştir. Nüfus oranları %85 Hutu, %14 Tutsi ve %1 Pigme olan Ruanda’da, bilinen ilk yerliler olan Pigmeler (Twalar) dünya üzerindeki en kısa insan topluluklarındandır. Genelde ormanlık alanlarda yaşamaları, sosyal hayatla baglantılarının zayıf olması sonucunu doğurmuştur. Sonraki dönemde, daha çok tarımsal faaliyetlerde bulunan Hutular ve hayvancılıkla ilgilenen Tutsilerin bölgeye gelmesiyle birlikte Ruanda’nın bugünkü etnik kimliği oluşmaya başlamıştır. Başlarda Hutu ve Tutsi ayrımının, ekonomik faaliyet bağlamında sosyal statüyü düzenlemek amacıyla yapıldığı söylenmekteydi. Ancak Avrupalı devletlerin egemenliği altında kalmadan önce barış içinde yaşayan Hutu, Tutsi ve Pigmeler 19. yüzyıl sonrasında Ruanda’da başlatılan büyük bir anlayış değişikliğinin kurbanı olmuşlardır. Bölgeyi Ruanda-Urundi adıyla kolonileştiren ilk devlet olan Almanya, yönetimi Tutsi kral ve şefler aracılığıyla dolaylı olarak elinde tutmuş, ancak köklü değişimler yapamamıştır. 1. Dünya Savaşı sonrasında hâkimiyeti eline geçiren Belçika ise Almanya’dan farklı olarak sosyal, siyasal, ekonomik ve mimari anlamda bölge üzerinde etkisini yoğun şekilde hissettirmiştir. Dinlerini yayma adına kilise faaliyetlerini yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Belçika, Tutsilerin yönetimdeki etkinliğinin arttırılması amacıyla güdülen politikalarla bölgenin idaresinde sıkıntı çekmemiştir. Etnik ayrımın önceleri çok net olmadığı, kimi zaman sahip olunan inek sayısına göre bile belirlenebildiği Ruanda’da anlayış zamanla değişmiştir. Vatandaşlara kökenlerine göre kimlik kartları verilmesi gibi uygulamalarla desteklenen Hutu ve Tutsi ayrımı, bölgede yürütülen yoğun çalışmalarla giderek alev almıştır. Kafatası ölçümlerinin dahi yapıldığı bölgede üstün olarak lanse edilen Tutsiler; kuzeyden gelen Hutulara göre daha açık tenli ve uzun boylu bir ırk iken, Hutular; çoğunluğu oluşturmasına rağmen yönetilen kesim olmuştur. Kilisenin de bu politikalara destek vermesi nedeniyle kendilerine hiçbir siyasi sorumluluk verilmeyen Hutular, Belçika Koloni yönetimi müddetince ticaretle uğraşma, eğitim alma gibi temel haklarını kullanamaz durumda bırakılmışlardır.

  1. Dünya Savaşı’nın bitimi ve Ruanda’daki koloni yönetiminin sonlanmasıyla birlikte, bölgede sağlanan haklarda değişiklikler yapılmıştır. 1945 yılında oluşturulan BM Şartı’nda koloni ülkeler için verilen özgürlük, adalet ve koruma vaatleri üzerine Ruanda’nın bağımsızlığa geçişini denetleyecek bir Vesayet Konseyi kurulmuş ve böylece Ruanda, BM Vesayeti altında bir bölge haline gelmiştir. Savaş sonrası ortam ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayımlanması ile Afrika ülkelerindeki hak ihlalleri göze çarpmaya başlamıştır. Demokratik taleplerde büyük bir artışın gözlemlendiği bu dönemde, bölgede varlığını sürdüren Belçika da koşullarda iyileştirme yapmayı gerekli görmüştür. Toplumda başgösteren özgürlükçü akımlar ve Hutuların ezici bir çoğunluğa sahip olmasıyla Belçika, uzun yıllar devam eden Tutsi yanlısı tutumunu değiştirerek Hutuları desteklemeye başlamıştır. Kilisenin tavrının da değiştiği bu dönemde yeni uygulamalarla Hutuların temsil edilirliği artmıştır. Artan demokratik talepler ile iktidardan pay isteyen Hutular ise Tutsiler tarafından şiddet kullanılarak engellenmeye çalışılmıştır. Uygulanan bu şiddet karşısında boş durmayan Hutular, taraflarını değiştiren Belçika ve kilisenin desteğiyle 1959 tarihinde iç savaş başlatmışlardır. Bunca zaman uygulanan ayrımcılıklar sonucu Tutsileri Ruandalıdan çok işgalci yerine koyan Hutular, 1962 yılında Ruanda’nın bağımsızlığını ilan etmiş ve sonrasında yapılan parlamento seçimleri ile Tutsi karşıtı Parmehutu Partisi’ni başa getirmiştir. Devlet egemenliğinin Tutsilerin elinden alınması, Ruanda’da yerleşmiş olan güç dengelerini altüst etmiştir. Bu durum, daha sonraları geri gelmeye teşebbüs edecek olan pek çok Tutsi’nin ülkeyi terk etmesine neden olmuştur. Ruanda, I. Cumhuriyet Dönemi olarak adlandırılan ilk dönemde komşu ülkelerden saldıran Tutsiler ve pek çok ekonomik sorunla boğuşmuştur. Orduda bulunan ve savaşçı bir topluluk olan Tutsilerin bölgeye tekrar gelmek isteyeceği öngörülebilir bir durumdur. 1972 yılında Ruanda’ya komşu Burundi’deki Tutsiler, bölgelerindeki Hutulara saldırmıştır. Hutu nüfusunda, var olan şiddet eğilimini arttıran bu olayla birlikte Ruanda’da Tutsilere saldırılar düzenlenmiş, sosyal hayattan dışlanmaları amacıyla ticaret ve eğitimden mahrum bırakılmışlardır. Toplumsal olaylar ve yaşanan kargaşalar neticesinde 1973 yılında yönetim darbeyle el değiştirmiştir. Bir başka Tutsi karşıtı General Habyarimana’nın yönetime gelmesiyle II. Cumhuriyet Dönemi başlamıştır. Tutsiler ve hakları açısından pek bir değişiklik yaratmayan bu darbe sonrası ekonomik anlamda belli hareketlenmeler ve diplomatik açılımların da gerçekleştiği gözlemlenmiştir.

Soykırım ve Gelişim Süreci

1994 yılında gerçekleşen insanlık dışı eylemin öncelikle terminolojik olarak nasıl açıklandığı üzerine bilgi vermek gerekmektedir. Soykırım (genocide), Yunanca’da ırk, anlamına gelen ‘genos’ ile, Latince öldürmek anlamında kullanılan ‘cide’ kelimesi birleştirilerek türetilmistir. II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bu kavram için 1951 tarihinde ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’ kabul edilmistir. Sözleşmenin 2. Maddesi şu şekildedir:

 “Bu sözleşme bakımından, ulusal, ırksal, etnik ya da dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturur.

a)Gruba mensup olanların öldürülmesi;

b)Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi;

c)Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

d)Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

e)Gruba mensup çocukları zorla başka gruba nakletme.”

1990’lara kadar ülkenin başında bulunan General Habyarimana, bu zamana kadar geri dönmek isteyen Tutsileri çeşitli bahanelerle geri çevirmiştir. Uzun yıllar boyunca Ruanda’dan uzak kalan Tutsiler ise, gittikleri bölgelerde örgütlenmeye başlamışlardır. 1987 yılında Uganda’da kurulan Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF) bu şekilde Tutsi mülteci ve çocukları tarafından Ruanda’ya geri dönüş amacıyla kurulmuştur.  Başlarda mültecileri istemeyen Uganda’da yaşanan siyasi karışıklıktan faydalanan Tutsiler değişen yönetimle birlikte belli kademelere gelerek işleri kendileri için daha kolay hale getirmişlerdir. Bölgede önemli bir güç haline gelen RPF’nin 1990 yılı Ekim ayında Ruanda topraklarını işgale başlamasıyla iç savaş başlamıştır. 3 yıl süren bu savaşta RPF’nin saldırıları sonrası Ruanda’da polis baskınlar düzenlemiş, 11.000 Tutsi gözaltına alınmıştır. Ülkede güdülen  politika gereği tüm Tutsilerin RPF yanlısı olduğu izlenimi oluşturulmaya çalışılmıştır. General Habyarimana ülkenin içinde bulunduğu bu karışık dönemde Batılı destekçilerinin baskılarını önlemek amacıyla tek parti sisteminin sona ermesi gibi siyasi anlamda demokratik hamlelerde bulunmuştur. Ancak öte yandan oluşan muhalif grupların bastırılması ve kontrolü sağlamak amacıyla ülkenin her yerinde ‘Interahamwe’ adı verilen yarı askeri birlikler kurdurmuştur. Yerel halk, ellerine tutuşturulan ölüm listeleri ile galeyana getirilmiş, Tutsiler için RPF işbirlikçisi olmaları üzerinden kara propaganda yapılmaya başlanmıştır. Olaylar sırasında gözardı edilmemesi gereken bir diğer husus ise ‘ılımlı Hutular’ın da çoğu zaman Tutsilerle aynı muameleye tabi tutulmasıdır. Bu durum ise ülkede yaşanan kutuplaşmanın ne boyutlara geldiğini göstermektedir. Tüm bu yaşananlar sonrasında dahi Ruanda içindeki Tutsi nüfusunun da desteğiyle RPF, Ruanda topraklarının bir kısmını ele geçirmeyi başarmıştır.

Habyarimana ve RPF, uzun müzakereler sonucunda 4 Ağustos 1993 tarihinde Tanzanya’da Arusha Barış Mutabakatını imzalamışlardır. Antlaşmada geniş tabana sahip bir hükümet, ordunun ve BM Barış Gücü’nün ülkedeki konumu üzerine pek çok karar alınmıştır. İmzalanan bu antlaşma her ne kadar fiili olarak uygulanamasa da doğurduğu sonuçlar ile etnik ayrışmanın artmasına neden olmuştur. Odak noktası RPF’ye belli haklar tanımak ve yöneticilerin mutlak hâkimiyetini kırmak olan antlaşma, Tutsilerin ordu ve hükümette geldikleri etkin konum nedeniyle Hutular’ın tepkisini çekmiştir. Hutular, ‘Kubuhoza’ (özgürleştirme) adını verdikleri zorla parti değiştirme, kimi yöneticileri görevden uzaklaştırma gibi eylemlerle var olan gerilimi tırmandırmışlardır. Bu eylemlerde ve sonrasında ülkedeki yüksek tansiyon ve işsizlikle birlikte gençlik kollarının aktifliği ise göz ardı edilemeyecek ölçüdedir. Soykırım öncesi 3 yıla bakıldığında Ruanda’da büyük bir belirsizlik ve güvensizlik ortamı hâkim olduğu görülmektedir. Hükümetin ülkeye hâkim olamayışının yanında, kahveye bağlı ekonomide fiyatların düşüşüyle ülkede büyük bir istikrarsızlık yaşanmaktadır. 1994 Nisan ayına gelindiğinde ise soykırım için alt yapının profesyonel anlamda hazır olduğunu söylemek mümkün hale gelmiştir. Tarım faaliyetleriyle uğraşılan bölgede geleneksel olarak yoğun şekilde dinlenilen radyo yayınları ise halkın kışkırtılmasında önemli rol oynamıştır. Yayınlarda tüm Tutsilerin RPF işbirlikçisi olduğu, hepsinin amacının Hutuları yok etmek olduğu üzerine propagandalar yapılmış hatta Tutsi öldürenlere vaatlerde bulunulmuştur. Bu aşamada Ruanda’nın fiziki şartlarının bölge halkının karakteristik yapısına etki ettiği de söylenmektedir. Ruanda, yeryüzü şekillerinin insanların birbirini gözetlemesine müsait olduğu, saklanacak bölge bırakmayacak şekilde basamaklı tepelerden oluştuğu bir coğrafya üzerine kurulmuştur. Bu durum itaat kültürüne sahip Ruandalıları yönetmeyi kolaylaştırmaktadır. Bu da saldırılarda adeta emir almışçasına hareket eden Hutuların ‘Tutsi avlarına’ zemin hazırlamanın yanında Tutsilerin kaçışını zorlaştırmaktadır. Şiddeti asıl tetikleyen olay ise Başkan Habyarimana’nın uçağının vurulması sonucunda hayatını kaybetmesidir. Bu olayla birlikte devlet başkanlarının öldürülmesini fırsat bilen milis güçlerin (Interahamwe) saldırıları büyük bir şiddetle başlamıştır. Saldırı sonrasında yollara kurulan barikatlar ve önceden ellerinde var olan ölüm listeleri organizasyonun büyüklüğüne işaret etmektedir. 800 binden fazla Tutsi ve ılımlı Hutu’nun katledildiği bu insanlık dışı olayda 2 milyona yakın insan da yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmıştır. Birliklerin yanında sivil halkın da eylemlere etkin şekilde katıldığı bölgede, Belçikalı BM Barış Gücü hedef olarak gösterilmeye başlanınca bu birlikler de bölgeden çekilmiştir. Yaşanan tüm bu vahşetin ardından BM Güçlerinin bölgeyi terk edişi çatışmaları arttırırken, RPF’nin çatışmalara girmesi ise, Fransa’nın Hutulara yardım etmesi durumuna meşruiyet kazandırmıştır. Ordunun, soykırım öncesi ülkenin dört bir yanına dağılan bu birliklere silah dağıtımı yapması ve kullanımını öğretmesi, yaşanacak katliamda devletin sorumluluğunu gözler önüne sermektedir. Kiliseler kurumsal olarak Tutsilere yardım edememiş, kendi imkânlarıyla yardım eden rahipler ise öldürülmüştür.

Batı Etkisi ve Soykırım Sonrası Uzlaşı

Ruanda’da, son zamanlarında soykırıma dönüşmekle birlikte uzun döneme yayılmış bir şiddet gözlemlenmekteydi. Bu süreç de aslında ilerde yaşanacakların sinyallerini veriyordu. Pek çok insan hakları kuruluşunun raporlarında yer verdikleri bu konuda, durumun hassaslığı gözler önüne serilmiştir. BM Barış Gücü (UNAMIR- United Nations Assistance Mission for Rwanda) 1993’te alınan bir kararla bölgede düzeni sağlamak, tampon bölgeler oluşturmak, imzalanan Arusha Barış Mutabakatı’nın uygulanmasını kontrol amacıyla kurulmuştur. Bu güçlerin verdikleri raporlarda Hutuların, Tutsileri öldürmek amacıyla plan yaptıklarından da bahsedilmiştir. Büyükelçiliklere de gönderilen bu raporlarda interahamwe adlı milisler tarafından çok sayıda silah ve pala satın alındığı belirtilmiş, bu yüzden bölgeye takviye ve yetkilerin genişletilmesi istenmiştir. Ancak operasyonu yöneten Kofi Annan ve dönemin BM Genel Sekreteri Boutros-Ghali bu istekleri reddetmiştir. Yeterli silahlarla donatılmamış olan birliklerin, bunun üstüne bir de soykırım sırasında sayılarının arttırılması gerekirken azaltılması, yaşananlara uluslararası toplumun ne kadar kayıtsız kaldığını göstermektedir. Bu kayıtsızlıktan faydalanan Hutular ise zamanla baskıları arttırmıştır. Barış gücü askerlerinin öldürülmesi sonucu ise birlikler geri çekilmiştir. Soykırımın son zamanlarında birlikler gelip bölgeye yardımda bulunsalar da bu çok sınırlı sayıda olmuştur. ABD’nin bölgede yaşananlara tepkisizliğinin en büyük nedeni ise kalkışacakları böyle bir operasyonun kendileri için maliyetinin çok yüksek olacağını öngörmeleridir. Bunun yanında 1993 yılında Somali’ye yapılan operasyonun ABD kamuoyunca eleştirilmesi de Ruanda için harekete geçilmemesinin bir başka sebebidir. BM daimi üyeliği ve veto hakkı bulunan Fransa’nın olaylardaki etkin tavrı ise hem siyasi hem de siyaset dışı yollarla kendini göstermiştir. Cumhurbaşkanı Mitterand, soykırım öncesi Fransa’nın çıkarları dolayısıyla Habyarimana hükümetine mali ve askeri destekte bulunmuştur. Bunun yanı sıra bölgedeki Fransız birliklerinin çatışmalara çoğu zaman seyirci kaldığı, hatta -ispatlanamasa da- kimi iddialarda saldırılara yardımcı oldukları dahi belirtilmiştir. Çatışma yanlısı bir politika güden Fransızlar, soykırım sonrası BM’nin başlattığı Turkuaz Operasyonu’nda önemli bir konumda olacaktır. Fransızların sorumlu olduğu güvenli bölgelere kolayca sızan Hutu milislerin varlığı, Tutsilere karşı Hutulara yardım edildiği hususunda şüphe çeker olmuştur. Öte yandan Fransa’nın görevini yapmasa da varlığı, bölgeye intikal edecek başka birliklerin gelişinin önünü kesmektedir. Güvenlik Konseyi tarafından karar çıkartılamadan eyleme geçemeyen BM’nin ise yaşananlardaki etkisizliği su götürmez bir gerçektir. Kuperman’a göre Batının olaylar karşısında beklenen tepkiyi vermemesinin 5 temel nedeni vardır. İlki şiddetin soykırım olarak değil iç savaş olarak lanse edilmesidir. İkincisi şiddetin artmasına rağmen azaldığı yönündeki bilgilerin rapor edilmesidir. Üçüncüsü ölü sayısının önemsenmemesi iken dördüncüsü ise raporların içeriğinin yalnızca küçük kentleri kapsamasıdır. Kuperman son olarak da bölgede güvenilir gözlemcilerin olmayışının olayların bu şekilde ilerlemesinde etkili olduğunu belirtmiştir.

Kazananı aslında hiç olmayan bu savaşın üstün gelen tarafı öldürülenlerin %95’i Tutsi olmasına karşın RPF olmuştur. Bu oran ülkede bulunan toplam Tutsi nüfusunun yarısı demektir. Geçici bir meclis (Ulusal Birlik Hükümeti) kurulmuştur. Başkent Kigali’yi ele geçiren RPF’nin, ateşkes sonrası öcünü alacağı düşünüldüğünden 2 milyondan fazla Hutu yerleşim yerlerini terk etmiştir. Kamu düzeninin bozulduğu, kurum ve kuruluşların işlevini yerine getiremediği bu ortamda pek çok farklı bölgeye iltica etmek durumunda kalan halk büyük mağduriyet içine düşmüşlerdir. Soykırım sonrasında, pek çok devletin ve kuruluşun bölgeye yaptıkları yardımlar ve sağladıkları kredilerin, adeta günah çıkarırcasına, milyonlarca dolar olduğu belirtilmiştir. Ülkedeki tüm bu acılar sıcaklığını korurken olayların sorumlularının cezalandırılması gerekliliği üzerinde de durulmuştur. Tutsilerin öç almamasını sağlamak ve Hutuların tekrar şiddete başvurmaması için bu gereklidir. Ancak ülke için çok önemli olan adalet sisteminin yetişmiş elemanlarında soykırım dolayısıyla büyük bir azalma mevcuttur. Böylece dünyanın ilk soykırım mahkemesi olan Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR), Güvenlik Konseyi’nin 8 Kasım 1994‘teki kararıyla kurulmuştur. Böylece Ruanda’da yaşanan soykırım resmen tanınmıştır. Ancak kurulan bu mahkemeler, suça katılma oranı ve yargılanması gereken insan sayısının çok yüksek olduğu bölgede yeterli olamamıştır. Bu durumun üstesinden gelebilmek için ise geleneksel bir yapı olan Gacaca mahkeme sistemi kurulmuştur. Bu mahkemelerde köyün önde gelen, güvenilir ihtiyarları yargıç sıfatıyla (“inyangamugayo”), köylülere açık düzlük bir arazide olayları çözüme kavuşturmuşlardır. 2005 yılında görülmeye başlanan bu davalarda eskisinden farklı olarak yargıçlar, BM yetkilileri ve Ruanda hükümetince hukuk eğitiminden geçirilmişlerdir. Ancak bu mahkemeler; hâkimlerin yeterince eğitim almadıkları, Tutsilerin öç alır şekilde hareket ettikleri, haksız yere pek çok kişiyi hapsettikleri gerekçesiyle insan hakları bağlamında eleştiriye tabi tutulmuştur. Hukuki olarak iyileşme çabalarının yanında siyasi alanda da belli değişimler yaşanmıştır. Ruanda’nın demokrasi anlamında kat edeceği daha çok yol olsa da temsiliyet açısından belli çabaların olduğu görülmektedir.  Soykırım anında adeta nefret saçan radyoların, toplulukları tekrar kaynaştırma, uzlaştırma çabasıyla kullanılması ise üst kimlik oluşturma çabası içinde olan Ruanda için son derece önemlidir.

Tarihin en hızlı ve vahşi katliamı olarak kayıtlara geçen bu trajik olay 100 gün içinde 1 milyona yakın insanın ölümü, 2 milyonu aşkın insanın bulundukları yeri terk etmeleriyle sonuçlanmıştır. Toplumların ayrışmasından ve bölünmesinden nemalanan büyük güçlerin maalesef amaçlarına ulaştıkları bu elîm olayda, birlikte barış içinde yaşayan bir topluluğun nasıl birbirine düşürüldüğü, kutuplaştırıldığı açıkça görülmektedir. Yaşanan bunca acı hadiseye rağmen Hutu ve Tutsilerin ekonomik ve sosyal hayatta yine yanyana olmaları, ‘tepeler ülkesi’ için her ne kadar tehlike olarak görülse de güzel gelişmeler, gerekli sosyal politikaların yardımıyla yine bu birlik ve beraberlik vesilesiyle doğacaktır.

Nilüfer Yavuz

KAYNAKÇA

  1. Çoban, E. (2007). Modern Devlet ve Irk Söylemi Çerçevesinde Ruanda Soykırımı. Ankara Universitesi Sosyal Bilimler Enstitusu, Uluslararasi Iliskiler Anabilim Dali, Ankara.
  2. Kuperman, A. J. (2000). Rwanda in Retrospect. Foreign Affairs , 79, pp. 101-103.
  3. Öztürk, E. Ç. (2011). Toplumsal Yapılar ve Şiddet: Ruanda Örneği. Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Dergisi , 1 (1), pp. 68-109.
  4. Sencerman, Ö. (n.d.). Batılı Koloniyel Güçlerin 1994 Ruanda Soykırımına Etkisi. Güvenlik Stratejileri (18), pp. 35-75.
  5. Tığlı, I. (n.d.). Ruanda Soykırımı ve Fransa’nın rolü. Sivil Bakış (3), pp. 40-45.
  6. Türkmen, F. C. (2008). Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Ruanda İç Savaşı. YÜZYIL , pp. 120-132.
Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz