Değiş(e)meyen Şeyler

0

Enes Oğuz KARAKILIÇ

İki farklı ülke, iki farklı yazar fakat iki aynı dönemden bahsetmek istiyorum sizlere. Öncelikle Türkiye elbette. Birinci Dünya Savaşı’nın ağır yenilgisi ve ulusa dayalı baskıcı bir devlet, 1950’de çok partili hayat… Genç bir devlet henüz Türkiye: Aydınıyla, yöneticisiyle, yönetim biçimiyle… Otoriter refleksleri çok kuvvetli o dönemde. Milliyetçi-Sünni, sisteme çok da köstek olmayan insan yetiştirme hedefi var belki de. İmparatorluktan küçük bir ulus devlete dönüşmüş. Çoğu aydın biraz şaşkın ve mağrur. Bir halkın gözü önünde parçalanma ve yeniden birleşme (kısmen). Bu psikolojide bir devlet ve halk. Milliyetçilik duygularının en yoğun olduğu dönem belki de bu dönemdir. Çünkü bu dönem içinde Avrupa Faşizm ve Nazizm’in pençesinde. Şovenizm‘in daha önce hiç bu kadar prim yapmadığı karanlık bir dönem. Diğer ülkemiz ise Almanya. Onlar da Birinci Dünya Savaşı’nın etkisini buram buram yaşıyor. Milliyetçilik ise öyle bir yaşanıyor ki, kendini herkesten üstün addeden Nazizm çok geçmeden bitiyor dünyanın başına.

İki farklı coğrafya benzer hikayeler doğuruyor. Sistemle derdi olanların benzer hikayeleri bunlar. İlki bir komünist. Milliyetçi çevreler tarafından topa tutuluyor, solcular ise fazla burjuva olmakla itham ediyor. Arafta o da. İdamı isteniyor, neyse ki sadece dört yıl mahkumiyet veriliyor. Kaçmak istiyor ülkeden, baskılar onu bu yola itiyor. Kitapları yasaklanıyor. Okuyanlar ise okullarından atılıyorlar. Ve bir gün kafasında bir kurşunla ölü bulunuyor.

Elif Şafak Alman yazarımızı ise şöyle anlatıyor:  Herkesin hemfikir olduğu nokta, büyük zorluklar içinde yazdığı, yaşadığı. Bir ayağı çemberin hep dışındaydı. Sistemle barışamadı bir türlü, ayak uyduramadı. Çarkların işleyişini en iyi analiz eden yazardı belki de. Korkularından, evhamlarından ilham aldı. Yapıcı olduğu kadar yıkıcı bir damar da vardı ruhunda, kendisini yok etmeyi seven bir adamdı.” O ise kendi dilini şöyle anlatıyor: “Anadilim Almanca, Çekçe kalbimde yatıyor.” Prag’da Almanca konuşan Çek asıllı %8’den biri. Çekler O’nu dilinden, Almanlar ise dininden ötürü sevmiyor. Bir Yahudi.

İkisi de yoksulluk içinde, 41 yaşında hayata gözlerini yumuyorlar. Biri cinayetten diğeri sefaletten gidiyor yani. İkisi de arkalarında başyapıt denilen eserler bırakıyorlar. Sistemin bağırsaklarını ortaya döken eserler bunlar. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u genç devletimizi bir aşk hikayesinin içinde tüm günahlarıyla ortaya çıkarıyor. Yargı sistemini, kokuşmuş bürokrasiyi ve istibdadı yerden yere vuruyor. Kafka ise meşhur Dava’sında Alman yargısını bir tiyatro sahnesine benzetiyor. Nazi Almanyası’nın ayak seslerini duyuyor yazar adeta Dava’da.

Tüm bilim dalları gibi siyaset ve sosyoloji bilimleri de kümülatif ilerliyor. Yani bir önceki bilgi bir sonraki bilgiye geçiş için bir basamak ya da onun olmadığına dair bir kanıt oluşturuyor. Toplumsal bilinci de bu kümülatif değerler oluşturuyor. Yapılmaması gerekenleri bu bilgi ortaya koyuyor belki de. Bu topraklardaki eksiklik bu noktada başlıyor işte. Şöyle ki, yaptığı hataları sürekli tekrarlayan bir ülke ve toplum ne yazık ki bizimkisi. Aynı yönetim yanlışları bıkılmadan yapılıyor. Aydınlar ve gazeteciler yargı sopasıyla tehdit ediliyor, yıpratılıyor ve meslekten atılıyorlar. Tiyatro mahkemeler gırla gidiyor. Yazımı biraz da sizi düşünmeye sevk ederek bitirmek istiyorum. Çünkü her insan biraz oturup düşünmeli ki ne zaman ve nasıl değişiriz?

Paylaş

Yazar Hakkında

Genç Barış

Yorumlar kapalı.