“Halk İçin Halkla Beraber” Anayasa

0
The following two tabs change content below.

Çarlık Rusyası’ndan bir anekdot rivayet edilir: Avusturya İmparatoru II. Joseph, Rusya’yı ziyaret edecektir ve programında Kırım da bulunmaktadır. Çariçe II. Katerina, bu ziyaretin organizasyonu ile ilgilenmesi için Mareşal Potemkin’i vazifelendirir. Ne var ki, gezi boyunca görülecek köyler pejmürde bir haldedir. Bölgeyi müreffeh gösterebilmek işi bir hayli masraflı ve de zahmetli olacaktır. Ancak Potemkin’in ne kaybedecek zamanı ne de masraf edecek finansal kaynağı vardır. Neticede Mareşal Potemkin, gezi programı boyunca İmparator ve Çariçe’nin Dinyaper Nehri’nden geçerken görebileceği tüm evlerin dış cephelerini panolar ile kaplayarak, tiyatro sahnelerini andıran bir dekor ile refah içinde modern köyler oluşturur. Neticede II. Joseph ve II. Katerina bu görünüm karşısında mest olmuş, Potemkin ise günü kurtardığı için iltifatlara mazhar olur. Ancak Kırım, hala bakımsız ve sefil durumdadır.

Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasacılık tarihi tam bir “Potemkin Köyü Pandomimi”ni andırmaktadır. 1876’da Kanun-ı Esasi ile padişahın yetkileri sınırlandırılır; ancak egemenlik yetkileri halka değil bürokratlara verilir. Aslında bu metin bir anayasa olmaktan çok devlet seçkinleri ile padişah arasında deyim yerindeyse bir “saldırmazlık anlaşması”dır. Halka sunulan anayasada aslında halk muhatap bile alınmamıştır. Dolayısıyla, bu anayasa “padişahın yetkisinin sınırlanması suretiyle halkın egemenliğine geçiş” panolarıyla bürokratlara verilen yetkileri perdelemiştir. 1921 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti anayasacılık tarihinde bir istisnadır. Savaşı birlikte kazanan unsurlar devleti teşkilatını da beraber kurma saikiyle toplanırlar ve toplumun her kesiminin katılımıyla bir ‘Teşkilat-ı Esasi’ ortaya koyarlar. Ancak sonraki dönemlerde Potemkincilik zihniyeti devreye girer ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında, ara dönemlerdeki değişikliklerde farklı suretlerde kendini gösterir. Bu açıdan bakıldığında 12 Haziran 2011 seçimlerinden önce 24.Dönem TBMM’de grubu bulunan dört siyasi partinin seçmenlerine verdiği “Yeni Anayasa” sözü büyük önem taşımaktadır. Türkiye, Potemkincilik ile devam edip etmeyeceğine bu süreçte karar verecektir. Bu bakımdan, Yeni Anayasa süreci, Türkiye açısından tarihi önem taşımaktadır.

Anayasa Kavramı
İngilizce ve Fransızca constitution kelimesinin karşılığı olan “anayasa” kelimesi Türkçe’de yerleşmiş bir kavram olmakla birlikte, ifade edilmek istenen anlamı tam olarak karşılamamaktadır. Constitution, İngilizce to constitute, Fransızca constituer fiillerinden türemiştir ki bu kelimeler “oluşturmak, teşkil etmek, kurmak” manalarına gelmektedir. Dolayısıyla constitution kelimesi “kuruluş, teşkilat” demektir (GÖZLER, 2011, s. 20). Türkçedeki “anayasa” kelimesi ise “temel kanun” anlamına gelmekte ve rahat bir şekilde anlaşılabileceği gibi, “kanunların anası” çağrışımı da yapmakta olduğundan “anayasa”nın bir ülkenin hukuk sisteminin kaynağı olduğunu düşündürmeye elverişlidir. “Oysa bir anayasa, kanunların kendisinden türetildiği bir kaynak olmayıp esas itibariyle siyasal alana ilişkindir ve insan hakları ile devlet örgütlenmesinin dayandığı ilkeleri gösterir. Gerçi anayasalar genellikle kanun yapmanın kurallarını da koyarlar ama bu, kanunların ne anayasadan türedikleri ne de zamana bakımından ondan sonra geldikleri anlamına gelmektedir.” (ERDOĞAN, 2011, s. 31). Nitekim hukuk tarihine bakıldığında, devlet yönetiminde çoğu zaman kanunların anayasalardan önce geldiği kolaylıkla görülebilecek bir gerçekliktir.

Anayasa, kurallar dizisinin meydana getirdiği ve kanunlara meşruiyet sağlayan bir metin olmaktan daha öte, bir devletin siyasal mekanizmasının nasıl işlediğinin ifadesidir. Yönetilenler ile yönetenler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve iktidarın muhtemel tecavüzlerine karşı halkın hukukunu koruyan düzendir. “Anayasalar genellikle özel bir itibar atfedilen veya diğer kanunlardan daha fazla hürmet gösterilen ‘en yüksek’ türden kanun olarak telakki edilirler. Fakat böyle olmasını izah eden tarihi sebepler bulunmasına rağmen, onları, genellikle takdim edildikleri üzere, bütün diğer hukukun kaynağı olmaktan ziyade, hukukun muhafazasını garanti etmek amacıyla inşa edilmiş bir üst yapı olarak telakki etmek daha yerinde olacaktır.” (HAYEK, 1996, s. 201). Bu açıdan ele alındığında anayasa, devlet üretmiş bir toplumda geçerli en üst hukuki normu ifade eder.

Anayasa teriminin bugün başlıca üç anlamı vardır: İlk olarak anayasa bir ülkedeki üstün hukuk gücüne sahip olan bir metni ifade eder. İkinci anlamda “anayasa” bir ülkedeki belli bir alandaki fiili devlet sistemini, yani “yaşayan” anayasayı belirtir. Bu en geniş anlamda “anayasa” resmi anayasanın yanında diğer tamamlayıcı mevzuatı, teamülleri ve yargı kararlarını olduğu kadar devlet sistemini şekillendiren siyasi, iktisadi, ahlaki ve kültürel etkenleri de kapsar. “Anayasa”nın üçüncü anlamı “anayasacılık” ve “anayasal devlet” felsefesini, kısaca devletin sınırlanması düşüncesini ifade eder (RATNAPALA, 1999/2000). Bu açıdan bakıldığında anayasa, Jan-Erik Lane’in ifadesiyle, devlet iktidarını sınırlayan kurallar manzumesidir (ERDOĞAN, 2010, s. 9). Yani kısacası anayasa, siyasallaşmış bir toplumda, insanların bir arada yaşama iradesine yönelik asgari müşterekleri haiz bir ‘sözleşme’; devlet teşkilatını düzenleyen ve aynı zamanda meşrulaştıran, Hans Kelsen’in deyimiyle, “normlar hiyerarşisi”nin en üstünde yer alan hukuki ve siyasi belgedir.

Düşünsel Alt Yapı ve Tarihsel Arka Plan
Anayasa, bir toplumun siyasal yapısının haritasını ifade eder. Dolayısıyla anayasa kavramından bahsedilmek için, halkın bir arada yaşama iradesinin yanı sıra örgütlü siyasal toplum olan devletin mevcut olması gerekir. Devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ve böylece siyasal olan keyfiliğin önlenmesi esas itibariyle modern çağda gerçekleştirilmiş olmakla birlikte, bunun kökleri İslam Devleti’nin siyasal teşkilatlanmasına ve daha sonra ise Avrupa tarihindeki düşünce ve kurumlara dayandırılabilir. “Muhammed(A.S.S) neticede Müslüman sahabeleri ile olduğu kadar gayrimüslim Medinelilerle durumu istişare etti. Hepsi Enes’in evinde toplandılar ve bir şehir-devlet yapısı ortaya çıkarma hususunda anlaştılar. Bu devletin anayasası yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi. Bu anayasa, ilk İslam Devleti’nin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma hususiyetine de sahiptir.” (HAMİDULLAH, 2003, s. 189). “Medine Vesikası” olarak tarihe geçen bu anayasa, “bir İslam topluluğu, daha açık bir ifadeyle dini olduğu kadar siyasi bir topluluk meydana getirme gayesine yöneliktir. Anayasa, adaletin tevzii ve adli eşlerin idaresi konusunda gerçek bir inkılâp teşkil etmektedir; zira bu konuda alınması gerekli tedbir ve gösterilecek itina bundan böyle tamamen cemiyet işlerini yürütenlere, yani merkezi otoriteye tevdi edilmiş olup asla bir tek ferdin takdirine bırakılmış değildir.” (HAMİDULLAH, 2003, s. 191). Bu açıdan bakıldığında, “Medine Vesikası”nın dünya anayasa tarihinde dikkate değer bir yer teşkil ettiği açık bir şekilde görülebilir.

Avrupa tarihinde, anayasacılık düşüncesinin oluşumuna ve bu yöndeki siyasal pratiklerin gelişmesine katkı yapan düşünsel etkenlerin başında, “doğal hukuk ve doğal haklar doktrini” gelmektedir. “Bu öğreti, insani varoluşun “özsel” değeri üstünde yaptığı vurgunun ahlaki boyutu bir yana, devlet karşısında bireylere güvenceli ve dokunulmaz bir alan tanımak suretiyle de iktidarın sınırlanmasına yardımcı olmaktadır. Hatta denilebilir ki, günümüzde insan hakları düşüncesi, evrensel düzeyde gördüğü kabul sayesinde anayasacılığın en etkin ve yaygın aracı haline gelmiştir.” (ERDOĞAN, 2010, s. 14). Doğal hukuk doktriniyle bağlantılı olarak anayasacılığın oluşumuna katkıda bulunmuş bir diğer önemli gelişme ise John Locke’un “sosyal sözleşme” teorisinin ortaya çıkışıdır. Locke’un toplumsal sözleşme faraziyesi, “hayat, hürriyet, mülkiyet” gibi insanların doğal durumda sahip oldukları “doğal hakları”ını teminat altın alan bir siyasal yönetimin oluşturulmasını öngörmektedir. Ayrıca insanlar, bu sözleşmeyle, toplumun düzenini sağlaması ve hakların koruyuculuğunu yapması için devlete güç kullanma haklarını da devretmektedir. İşte tam bu noktada, devlet iktidarının sınırlandırılması olgusuyla karşılaşılmaktadır. Zira devlet, temel görevlerinin sınırlarını aşarak bireylerin haklarını ihlal etmeye başlarsa varlık nedeni ortadan kalkar ve meşruiyetini kaybetmiş olur (ERDOĞAN, 2010, s. 15). Bu açıdan bakıldığında, J.Locke’un “toplumsal sözleşme”si, deyim yerindeyse, “devletin ehlileştirilmesi”ne yönelik olup insanların bir arada güven ve refah içerisinde yaşamalarını temin eden bir kurumlar manzumesini ifade eder ki bu modern toplumdaki “anayasa” mefhumunun karşılığıdır.

Anayasaların bir “sosyal sözleşme” olmasına yönelik temel düşünce, ABD Anayasası’nda net olarak görülebilir. “We, the people of the United States…” diye başlar. Yani “Biz halk olarak bir araya geldik, şu konuları esas aldık ve kendi aramızda şu şekillerde bir sözleşme yaptık, işbu anayasa bu sözleşmenin belgesidir ve devlet bu sözleşmeye göre hareket edecektir.” Kısacası devleti, Birleşik Krallık’a karşı toplumsal bir mücadele gerçekleştirerek bağımsızlığına kavuşturan ve kuran bir metin olduğu için aynı zamanda toplum tarafından hazırlanmış bir anayasadır. Bu açıdan bakıldığı zaman, toplum sözleşmesine en uygun olan anayasa 1787 tarihli ABD Anayasası’dır. 200 yıldan fazla bir tarihi geçmişe sahip olan bir anayasadır ve bu anayasada birçok değişiklik yapılmıştır (CAN, 2010, s. 77-78). 1789 Fransız İhtilali hemen ardından yapılan 1791-93 ve sonrasındaki anayasalara bakıldığında ise, güç dengelerinin bozulmasının ardından ortaya çıkacak iktidar ilişkilerinin nasıl olacağının yazılı hale getirildiği görülebilir. Yani anayasa, burjuva sınıfının pay sahibi olma arzusunu dile getirmesi ve bunun sonucunda devrimlerin gerçekleştirilme süreci içerisinde, güç dengelerini koruyabilecek, yeni iktidar sahipleri ile mevcut iktidarlar arasında bir sözleşmeye imkân sağlayacak olan bir metin haline gelmiştir. Bu da anayasanın, iktidarın paylaşımını belirleyen bir metin olduğunu gösterir (CAN, 2010, s. 78). Denilebilir ki anayasa, bu noktada burjuva sınıfının iradesinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

20. yüzyıla gelindiği zaman, anayasaların aynı zamanda başka bir işlev üstlenmesi gerektiğinin masaya yatırıldığı görülmektedir. Daha önce bir ülke içerisindeki güç ilişkilerinin ve onların yetkilerinin sınırlarını dengede tutma görevi olan anayasalar, zaman içerisinde anayasa düşüncesinin evrilmesi ile birlikte bu güç ilişkilerinin aynı zamanda özgürlüklerle dengelenmesi ve sınırlanması gerektiğine yönelik bir anlayışla değişmeye başlamıştır (CAN, 2010, s. 79). Bu yüzyılda yapılan anayasalarda hak ve özgürlüklere çok geniş yer verildiğini görmek mümkündür. Ancak, “özgürlükçü” anayasalara rağmen devlet pratiklerinin vatandaşların hak ve özgürlüklerini zaman zaman tehdit ediyor olması, “ulus üstü anayasacılık” anlayışına zemin hazırlamıştır. Amerika ve Avrupa Kıtalarının öncülüğünde, bireylerin hak ve özgürlüklerini ulus üstü düzeyde güvenceleme mekanizmaları geliştirilmiştir. Bu alanda ilk adım, 1945 tarihli BM Şartı’dır. Ayrıca, 1949’da kurulan Avrupa Konseyi nezdinde hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1953’te yürürlüğe girmiş olması ve bu sözleşmenin ihlalinin dünyanın en büyük insan hakları mahkemesi olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce denetlenmesi ulus üstü anayasal mekanizma hususundaki bir diğer adımdır. Bu alandaki en ileri örnek ise, AB Anayasa Antlaşması Tasarısı’dır. Devletlerin anayasal yetkilerinin bir kısmının AB’ye devredilmesini öngören bu antlaşma, Fransa ve Hollanda’da 2005’te yapılan halk oylamalarında reddedildiği için yürürlüğe girememiştir (KABOĞLU, 2011, s. 10). Ancak içerik yönünden, reddedilen antlaşmayla benzer bir metin, 2009’da Lizbon Antlaşması olarak kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Neticede, son yüzyılda iki dünya savaşı geçirilmesi ve bu savaşlarda yaşanan insan hakları ihlalleri, hak ve özgürlüklerin ulus üstü mekanizmalar tarafından güvence altına alınması gerekliliğini doğurmuştur. Böylece anayasacılık kavramı ulus üstü bir boyut kazanmıştır.

Türkiye’nin Anayasa Birikimi
Türkiye’nin anayasal birikiminin tam manasıyla anlaşılabilmesi için, bu birikimin köklerine yani Osmanlı anayasacılık geleneğine bakılmalıdır.

Osmanlı’da Anayasacılık: Sened-i İttifak’tan Kanun-ı Esasi’ye
Osmanlı Devleti’nde anayasal gelişmenin ilk adımı olarak, 1808 yılında merkezi hükümetin temsilcileri ile ayan temsilcileri arasında kabul edilip imzalanan “Sened-i İttifak” gösterilebilir. Bu senetle, ayanlar devlet tarafından muhatap kabul edilmiş; yani devlet iktidarı ayanlar lehine sınırlandırılmıştır (ÖZBUDUN, 2011, s. 25). Aslında bu belge bir anayasa olmaktan çok merkezi otoritesi zayıflamış bir devletin, ülkenin seçkin tabakasını yanına çekmeye çalıştığı bir “saldırmazlık anlaşması”dır. Zira Sened-i İttifak ile halk değil ayanlar muhatap alınmış ve “devlet-ayan” ilişkileri teminat altına alınmıştır. Devletin bütün uyrukları için can, mal ve ırz güvenliği teminatı veren, devlet yönetiminde vergi ve askerlik işlerinin düzenlenmesini öngören 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ise, Osmanlı anayasal geleneğinde ikinci aşamayı temsil eder.

Sened-i İttifak, Tanzimat ve İslahat Fermanları, birer anayasa olmaktan daha çok Osmanlı aydınlar zümresinde Batılı anlamda bir anayasacılık fikrinin doğmasına sebebiyet veren belgeler olarak nitelendirilebilir. Bu bağlamda, tarihi gelişmelerin de bir sonucu olarak, 1831 tarihli Belçika ve 1850 tarihli Prusya Anayasası örnek alınarak yapılan anayasa, “Kanun-i Esasi” olarak 1876 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu haliyle, Hristiyan Batı geleneği dışında kabul edilen ilk modern anayasa olduğu söylenebilir. Bu belgeyi doğuran tarihsel arka plana bakıldığında, Sened-i İttifak’a benzer bir şekilde, Kanun-i Esasi’nin de toplumun ihtiyaçlarına hitap etmekten çok, seçkin ve bürokratlardan müteşekkil Genç Osmanlılar’ın devleti yeniden tanzim etme isteğinin bir neticesi olduğu görülür. Yani bu anayasa, Osmanlı siyasal sistemine seçkinler tarafından sunulan reçetenin bir ifadesidir (CAN, 2012, s. 72). Tarihi devinim içerisinde bir analiz yapmak gerekirse, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” şeklinde bireyi devletten âli gören bir felsefeyle tarih sahnesine çıkan Osmanlı’nın “Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye” safhasına evrilmesi, birçok alanı olduğu gibi hukuki meseleleri de derinden etkilemiştir. Bu bağlamda Osmanlı anayasacılık geleneği, tıpkı Batı monarşilerinde olduğu gibi tepeden inmeci bir anlayışla, “toplumla sözleşme yapmak”tan ziyade “topluma sözleşme dikte etmek” şeklinde tezahür etmiştir. Ne var ki, bürokratların ya da seçkinlerin (burjuvazi) dışındaki halkın herhangi bir şekilde müdahil olmadığı bu metinleri anayasa olarak nitelendirmek doğru değildir.

“1921 ve Diğerleri”
1921 Anayasası, 23 madde ve 1 madde-i münferideden (geçici madde) oluşmaktadır. Anayasa’nın ilk maddesi, “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart, milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” Bizzat ve bilfiil idare etmesi esası, 1921’den sonra hiçbir anayasada yer almamıştır. Bu esas, halkın politikaya, merkezde Büyük Millet Meclisi’ne ve yerelde şuralara bizzat ve bilfiil katılarak, kendi kaderini belirlemesini öngörür. Karar alma süreçlerine katılım hiçbir etnisiteyle veyahut inançla sınırlandırılmamıştır. Devletin vatandaşlarının tercihleri karşısında tam bir tarafsızlık içerisinde olduğu, kullanılan “millet” kelimesinden net bir şekilde anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Anayasada, kimse ötekileştirilmemiş, kimseye ayrıcalık verilmemiş; tüm halk millet olarak ifade edilerek hâkimiyet sadece millete hasredilmiştir (CAN, 2012, s. 84). Öte yandan Anayasanın ilk on maddesi halkın iradesi, yasama ve yürütme ile ilgiliyken geri kalan on üç maddenin neredeyse tamamı yerel yönetimler ve halkın iradesi arasındaki ilişkinin tesisi ile alakalıdır. Bu bağlamda Anayasa, vilayetlerin yetkilerini özerklik derecesine vardıracak şekilde güvence altına almıştır (1921 Anayasası, 2013). Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olarak adlandırılan 1921 Anayasası, Cumhuriyet anayasacılığı açısından uzun süre kalıcı ve hatta silinmez izler bırakmış, daha sonraki anayasaları etkilemiştir. Osmanlı Devleti henüz hukuken sona ermeden “Türkiye Devleti” ifadesinin kullanılması neticesinde Devlet konusundaki devrimci değişimden egemenliğin “kayıtsız şartsız” millete verilmesine, meclis hükümeti sisteminden yerel yönetimlerin güçlendirilmesine kadar o dönemin şartlarında “devrim” sayılabilecek yenilikleri uhdesinde barındırmıştır (TANÖR, 2002, s. 253).

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu yapan birinci dönem meclisinde bürokrat kökenli üyelerin yanı sıra çiftçiler, serbest meslek mensupları, ticaret erbabı, ulema vb. gibi gruplar da sonraki dönemlere göre çok daha yüksek oranlarda yer almışlardır. Meclisteki tartışmaları canlı kılan da büyük çapta bu toplumsal ve düşünsel çeşitliliktir (TANÖR, 2002, s. 232). Bu meclis gerçekten de herhangi bir etnik, ideolojik veya kültürel bir ayrım gözetilmeden Anadolu’nun her tarafından sözü dinlenen, etkin figürlerin toplandığı merkez olmuştur. Dönemin şartları düşünüldüğünde, Anadolu’da bir direnişin örgütlenebilmesi için toplumun bütün kesimlerinin desteğinin alınabilmesi adına bu şekilde bir meclisin tesis edilmesinin ne kadar gerekli ve isabetli olduğu görülecektir. 1921 Anayasası, farklılıkların zenginlik olarak görülüp veri kabul edildiği ve sosyolojik temsil açısından katılımın çok yüksek olduğu bir tarihi belge niteliğinde olup bu konuda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk ve tek metindir. Bu açıdan bakıldığında “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde iki anayasadan bahsedilebilir. Bunlardan birincisi ve en talihsizi halk tarafından yapılan 1921 Anayasası, diğeri ise diğerleri…” (CAN, 2012, s. 12)

Sonuç olarak 1921 Anayasası çoğulcu, temsil oranı çok yüksek olan bir meclis tarafından “halkın halk için” yaptığı bir anayasadır. Ancak bu anayasayı taşıyacak toplumsal ve siyasal dinamiklerin olmaması, katılımcılığın yalnızca dönemin şartlarına ilişkin olarak İttihatçı geleneğe mensup bürokratların katlanmak zorunda olduğu bir olgu olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, 1921 Anayasası bir doküman olarak, İttihatçı anlayışın belli bir dönemde tahammül ettiği, ancak tarihimizde bize ait diyebileceğimiz tek çalışmadır. Fakat tahammül ihtiyacı ortadan kalktığı anda, bu anayasa da ortadan kaldırılmıştır ve ona vücut veren meclis tüm çoğulculuğuyla tasfiye edilmiştir (CAN, 2012, s. 85).

Tek Renk Özlemi: 1924 Anayasası
1924 Anayasası, 105 maddeden müteşekkildir. Bu metin, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’ndan esaslı bir zihniyet değişikliğine işaret etmektedir. Nitekim 1921 Anayasası’nın ilk maddesi, hâkimiyeti bila kayd ü şart millete teslim ederken, 1924 Anayasası’nın birinci maddesi “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.” şeklindedir. Yani, ilk maddede millet değil devlet ele alınmıştır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesi ise, 3. maddede yazılmış; fakat “görünmez ama hissedilir bir şekilde” büyük bir “AMA” ile 4. maddeyle ilişkilendirilmiştir: “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.” Yani, 1921’deki “halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esası” yerine “millet adına egemenlik yetkisini” yalnız Meclisin kullanacağı ifade edilmiştir ki bu durum 1921’e nazaran bir zihniyet gerilemesini gösterir (1924 Anayasası, 2013).

1924 Anayasası’nda dikkatleri çekmesi gereken bir diğer husus, henüz 4.maddede karşılaşılan “Türk Milleti” ifadesidir. 1921’deki herhangi bir şekilde sınırlanmayan “millet” kavramını niteleme gereksinimi duyulmuştur. Dahası 1924 Anayasası’nın 5. Bölümünün ismi Türklerin Kamu Haklarıdır ve bu bölümün ilk maddesi olan 68. Maddesinde “Her Türk hür doğar, hür yaşar.” ifadesi geçmektedir ki bu durum bir etnik gruba endekslenmiş bir millet anlayışının apaçık göstergesidir. Bu anlayış, Türkiye Cumhuriyeti’nin adalet sisteminin kurucusu olarak bilinen Mahmut Esat Bozkurt’un “Türk, bu ülkenin yegâne efendisidir, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.” şeklindeki sözlerinde müşahhaslaşmıştır (CAN, 2012, s. 93). Bu itibarla denilebilir ki, 1924 Anayasası ile anayasa metinlerine dâhil edilmeye başlayan Türk ifadesi, iddia edildiği gibi kapsayıcı bir kavram olmayıp salt etnik bir referans kabilindedir.

Öte yandan, 1923 seçimleri, Mustafa Kemal ve taraftarlarının yeni örgütlendirmiş oldukları Cumhuriyet Halk Fırkası’nın sıkı denetimi ve hâkimiyeti altında cereyan etmiştir. Bu nedenle, Meclis’in ilk dönemlerinde (1920-1922) milletvekili olup da Mustafa Kemal’e muhalefet etmiş olan vekillerden hiçbirisi yeni dönemde seçilememiştir. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun yapıldığı çok sesli ortam yerini Kemalist hâkimiyetine bırakmıştır (ÖZBUDUN & GENÇKAYA, 2010, s. 20-21). Böyle bir ortamda yapılan 1924 Anayasası, her ne kadar “demokrat” bir metin görünümünde olsa da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hâkim etnisite üzerinden bir Tek Parti hegemonyasına evrilmesinin yolunu açmıştır.

Türkiye’nin “Vesayet”le Tanışması: 1961 Anayasası
Tek Parti Dönemi, çok partili hayata geçiş ya da geri dönüş, Demokrat Parti İktidarı gibi tarihsel süreçlerin ardından gelen 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi, 1961 yılında yeni bir anayasa ile devlet teşkilâtını ve vatandaşların hayatlarını dizayn etme yoluna gitmiştir. 1961 Anayasası, 152 maddeden müteşekkildir. Bu Anayasa, darbeyi gerçekleştiren askeri cunta (Milli Birlik Komitesi-MBK) tarafından yeni anayasa yapmaları için bir araya getirilen iki meclisli bir “kurucu meclis” tarafından yapılmıştır. “Kurucu meclise büyük ölçüde devlet seçkinleri (askerler, bürokrasi ve üniversite profesörleri) ve bu seçkinlerin sözcüsü olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hâkimdir. Dolayısıyla, meclisçe kabul edilen ve 9 Temmuz 1961 tarihli halk oylamasında yüzde 61,7’lik bir çoğunlukla onaylanan Anayasa, devlet seçkinlerinin temel siyasal menfaatlerini yansıtmaktadır.” (ÖZBUDUN & GENÇKAYA, 2010, s. 26). Dolayısıyla, 1961 Anayasası, bir darbe anayasası olmanın yanı sıra hazırlanış zihniyeti itibariyle de jakoben bir anlayışı temsil etmektedir. Zira halk için olması gereken anayasa halka rağmen yapılmış ve göstermelik dekorlarla süslenerek meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.Aynı zamanda, 1961 Anayasası, daha başlangıç kısmında, 27 Mayıs Darbesi’ni gerçekleştirenleri meşrulaştırıp toplumun temsilcisi haline getirmek suretiyle beliren sorunlu bir zihniyete işaret etmektedir. Nitekim başlangıç kısmında geçen “Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti” ifadeleri, Türkiye toplumunun iradesiyle iktidara gelen birsiyasi partiyi gayrimeşru, askeri cuntayı ise meşru göstermesi dolayısıyla, adeta “meşruiyet” kavramının sözlük anlamını hiçe saymıştır (1961 Anayasası, 2013).

“Türkiye’nin vesayet kurumlarıyla (örneğin Milli Güvenlik Kurulu) vesayet yönetimiyle tanışması ilk kez 1961 Anayasası’yla gerçekleşmiştir. Bu aslında şaşırtıcı değildir; çünkü 1961 Anayasası’nı yapan asker ve sivil aktörlerin ortak paydalarından biri seçilmiş kurumlara, halkın temsilcilerine duydukları güvensizliktir. Bu nedenle de halkın temsilcileri üzerinde atanmışlardan oluşan bir takım kurumlar aracılığıyla denetim yapmayı, böylece onların izleyecekleri politikaları yönlendirmeyi “Cumhuriyetin akıbetini korumak bakımından” hayati addetmişlerdir.” (YAZICI, 2013). Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, 1960 darbesinin inşa ettiği anayasal düzenin müşahhaslaşmış hali olan 1961 Anayasası, aynı zamanda 1924 yılında bina edilen sistemin anayasal düzeyde hukuki meşruiyete kavuşturulmasının bir ifadesidir (CAN, 2012, s. 114). Anayasa metnine serpiştirilen özgürlükler ise, oksijen olmayan bir ortamda edilen “çok yaşa!” temennisinden başka bir şey değildir.

Ordunun “Her Şeye” El Koyması: 1982 Anayasası
Adalet Partisi’nin ardı ardına gelen seçim zaferlerinden endişe duyan Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki radikal subayların 9 Mart 1971’de gerçekleştirmeyi planladıkları “radikal darbeyi” engellemek üzere yüksek rütbeli komutanlar tarafından girişilen son dakika hamlesi olan 12 Mart Askeri Muhtırası, hükümetin istifasına neden olmak suretiyle halk iradesine ve ülke yönetimine darbe vurmuştur (ÖZBUDUN & GENÇKAYA, 2010, s. 28). 1971 ve 1973 Anayasa değişikliklerinin ülkenin kötü gidişatını engelleyememesi ve bu durumun halkın yanı sıra devlet seçkinlerini ve orduyu da etkilemesi neticesinde “şartların olgunlaş(tırıl)ması” girişimlerinin ardından gelen 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, 1982 Anayasası’nın işaret fişeği niteliğindedir. 1982 Anayasası, bu açıdan bakıldığında tıpkı 1961 Anayasası gibi bir “darbe anayasasıdır.” Halka rağmen halk için yapılan anayasalar zincirinin son halkasıdır. “Devlet söz konusuysa gerisi teferruattır.” anlayışının somut bir ifadesidir. 1982 Anayasası’nı yapmak üzere oluşturulan yapı iki meclisli yapının bir kanadını Darbe’yi yapan 5 generalden oluşan MGK, bir diğer kanadını ise MGK’nin atadığı kimselerden oluşan “Danışma Meclisi” oluşturmaktadır. Yalnızca bu duruma bakılarak bile, milli iradeye ve seçilmiş siyasal partilere karşı güvensizliği görmek mümkündür.

1982 Anayasası, 177 madde ve 19 madde-i münferideden oluşmaktadır. Bu Anayasa’nın temel felsefesi, bireyleri devlet otoritesinin müdahalesine karşı korumaktan çok devleti ve onun otoritesini vatandaşlarına karşı korumak olarak açıklamak mümkündür. Nitekim, Anayasa’nın ilk metninde olup da 1995 Anayasa değişikliği ile çıkarılan “kutsal” ifadesi, “yüce” ile beraber Türk Devleti’ni nitelemek için kullanılmıştır. Devleti “kutsal ve yüce” addeden bu zihniyet, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini sınırlamayı Anayasa’da adeta kural haline getirmiştir. Güçlendirilmiş MGK, Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanına verilen çok geniş “atama/seçme” selahiyetinden ötürü Yükseköğretim Kurulu (YÖK), üniversiteler ve yargı gibi vesayet kurumları, 1982 Anayasası’nı hazırlayan darbecilerin, halkın iradesine ve siyasete olan güvensiz tavırlarının en bariz ifadeleridir (ÖZBUDUN & GENÇKAYA, 2010, s. 32). Dolayısıyla bu Anayasa, seçilmiş organların yetkilerini sınırlandırmak suretiyle siyaset kurumunu etkisizleştirmek adına deyim yerindeyse tüm yolları denemiştir. Şeffaf sandık ve renkli zarflar kullanılan bir referandumda kabul ettirilen “meşruiyeti kendinden menkul” 1982 Anayasası, devlete yücelik ve kutsiyet atfederek “insan odaklı bir anayasa olma” yolunda selefleri (1924-1961) gibi başarısız olmuştur.

Sonuç Yerine: “Halk İçin Halkla Beraber Anayasa”
137 yıldır bu topraklarda anayasalar üzerinden bir Potemkin Köyü Pandomimi oynanmaktadır. Halka sunulan anayasalar, halk tarafından hazırlanmamış; anayasayı yapanların jakoben tavırları neticesinde halk hep fatura ödeyen konumunda olmuştur. Gelinen noktada, 12 Haziran 2011 seçimlerinden önce 24.Dönem TBMM’de grubu bulunan dört siyasi partinin seçmenlerine verdiği “Yeni Anayasa” sözü büyük önem taşımaktadır. Zira bu anayasa, yalnızca bir metin değil bir zihniyet değişikliğini de gerektirmektedir. Yıllar boyunca yaşanan acı tecrübelerden çıkan sonuç, anayasa metinlerinin tek başına bir anlam ifade etmediğidir. Dolayısıyla devlet pratikleri, anayasada yazılan cümleleri raflardan hayata indirgeyecek şekilde hareket etmelidir. 19 Ekim 2011’de çalışmalarına başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu şu ana kadar sadece 60 madde üzerinde uzlaşabilmiştir. Oy oranlarına ve meclisteki sandalye sayılarına bakılmaksızın mecliste grubu bulunan dört siyasi partiden seçilen üçer milletvekilinden oluşan Anayasa Uzlaşma Komisyonu, her maddede konsensüs sağlama usulünü benimsediğinden dolayı çalışmalar çok yavaş ilerlemektedir. Nitekim son zamanlarda TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in yeni bir anayasa konusunda umutsuz olduğunu ima eden açıklamalar yapması, yeni anayasa çalışmalarının ne durumda olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışma ve karar alma usulleri üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmelidir.

Meclisteki tüm partiler, oy kaygısından ziyade Türkiye’de özgürlüklerin ve insan hakları anlayışının çağdaş standartlara ulaşması kaygısıyla Komisyon’a katkı sunmalıdır. Anayasa Uzlaşma Komisyonu, bu noktadan bakıldığında tarihi bir misyon üstlenmiştir. Bu Komisyon, Türkiye halkının refah içerisinde yaşayabileceği bir ülke tesisine imkân sağlayan bir anayasa kaleme almalıdır. Yalnız bu anayasa, öncekiler gibi Potemkin ruhuyla sadece seçim vaadini yerine getirebilmiş olmak için yazılacak ve daha sonra ülkenin sorunları aynen devam edecekse hiç efor sarf edilmesine lüzum yoktur. Yazılmakta olan anayasa, hak ve özgürlükleri mutlak manada tesis etmeyecekse, Kürt meselesine köklü çözümler sunmayacaksa, din ve vicdan özgürlüğünü mutlak olarak sağlamayacaksa, azınlıkların seslerini duymayacaksa, yargı kurumunun teşkilatını demokratik bir şekilde tesis etmeyecekse, halka daha özgür bir ülke sunmayacaksa, kısacası “halk için halk ile beraber” bir anayasa olmayacaksa; Türkiye gündemini işgal etmesine bile gerek yoktur. Daha doğrusu, muhteşem bir metin yazılsa bile, Potemkincilikten öteye geçemeyecekse, “yeni anayasa”nın da anlamı olmayacaktır. Geçmişin referanslarıyla geleceğin şekillendirilemeyeceği açık bir şekilde ortadadır. Dolayısıyla, Potemkincilik tarihinden ibaret olan “anayasa yazarlığı” artık 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde itibar edilecek bir hile olmaktan çıkmıştır. Halkın temsilcileri, gelinen noktada, demokratik bir anayasal düzen ortaya koyarak temsil ettikleri kitlelerin refahına katkı sağlamalıdır. Aksi takdirde, “Potemkin ölmedi, kıtalar dolaşıyor” pandomimi, uzun yıllar boyunca anlatılır, durur.

mfatihkafadar@gbi.org.tr

1. 1921 Anayasası. (2013, Ağustos 3). Ağustos 3, 2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi İnternet Sitesi: http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa21.htm adresinden alındı
2. 1924 Anayasası. (2013, Ağustos 3). Ağustos 3, 2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi İnternet Sitesi: http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa24.htm adresinden alındı
3. 1961 Anayasası. (2013, Ağustos 3). Ağustos 3, 2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi İnternet Sitesi : http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa61.htm adresinden alındı
4. CAN, O. (2010). Darbe Yargısının Sonu . İstanbul : Timaş Yayınları .
5. CAN, O. (2012). Yol Ayrımında. İstanbul: Timaş Yayınları .
6. ERDOĞAN, M. (2011). Anayasa Hukuku. Ankara: Orion Kitabevi.
7. ERDOĞAN, M. (2010). Anayasal Demokrasi . Ankara: Siyasal Kitabevi.
8. FRIEDRICH, C. J. (1999). Sınırlı Devlet. (M. TURHAN, Çev.) Ankara: Gündoğan Yayınları.
9. GÖZLER, K. (2011). Anayasa Hukukunun Genel Esasları. Bursa: Ekin Yayınları.
10. HAMİDULLAH, M. (2003). İslam Peygamberi (Cilt 1). (S. TUĞ, Çev.) Ankara: İmaj Yayınları.
11. HAYEK, F. A. (1996). Hukuk, Yasama ve Özgürlük: Kurallar ve Düzen. (A. Yayla, Çev.) Ankara.
12. KABOĞLU, İ. Ö. (2011). Anayasa Hukuku Dersleri (Genel Esaslar). İstanbul: Legal Kitabevi.
13. ÖZBUDUN, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları .
14. ÖZBUDUN, E., & GENÇKAYA, Ö. F. (2010). Türkiye’de Demokratikleşme ve Anayasa Yapımı Politikası. İstanbul: Doğan Kitap.
15. RATNAPALA, S. (1999/2000). The Idea of Constitution and Why Constitution Matter. Policy , 3-10.
16. TANÖR, B. (2002). Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri. İstanbul : Yapı Kredi Yayınları .
17. YAZICI, S. (2013). Yeni Anayasada Devlet Aygıtı/Siyasal Sistem. Anayasa Sempozyumu. Ankara: SETA.

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz