Hukuk, Sivil Toplum ve Demokrasi: “İnsan Onuru”

0
The following two tabs change content below.

Yazar: Fatih KAFADAR

‘İnsan denen meçhul’ü anlama ve kavrama çabası, tarihin her devrinde kayda değer çalışmalara kaynaklık etmiştir. Her dönem, insanı kendi pratikleriyle kavramaya gayret etmiş ve bu neticede ‘insan hakları’ kavramının da anlam ve değeri çağdan çağa farklılık göstermiştir. Hemen her toplumda, ‘insan hakları’nın gerekliliği dillendirilmiş ve bu haklar ‘vazgeçilemez, devredilemez’ olarak nitelendirilmiştir. Bu nedenle insan hakları, hukuki bir şemsiye altında muhafaza edilmeye çalışılmış ve hukuki şemada yer alan bildiri ve sözleşmelere dâhil edilmiştir. Lakin bu bildiri ve sözleşmelere rağmen, pratik yaşamda insan hakları ihlalleri söz konusu olagelmektedir. Burada dikkatleri çekmesi gereken husus, insan haklarının hukuk ile başlayıp hukuk ile bittiği görüşünün gerçeği yansıtmadığıdır. Hukuk, insan haklarının muhafaza ve meşruiyetini sağlayacak yegâne mekanizma değildir. İnsan hakları hukuk ile meşruiyet kazanmaz, hukuk insan hakları ile meşruiyet kazanmaktadır. Bu noktadan olarak insan hakları, insanın yalnızca insan olmasından kaynaklanan haklardır ve meşruiyetini ‘insanın özündeki onur’dan alır. İnsan onuru, kısaca insanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran bir öz değerdir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde de belirtildiği gibi tüm insanlar bu hususta eşittir. Uluslararası bir bildiride ‘insan onuru’ kavramının yer alması, insan haklarının korunmasına yönelik bir adımı ifade etmektedir. Zira insan haklarının bireylere tevdi edilmesi tarihte olduğu gibi günümüzde de devletlerin garantisi ile mümkün olabilmektedir. Devlet denilen metafizik olgunun ana nedeni insanların güvence gereksinimi ve insan haklarının korunmasıdır. Bir toplumda devlet, insan haklarını güvence altına almakla yükümlüdür. Aksi takdirde devlet denen olgu gereksiz bir yapıdan ibaret kalır. Devletin insan haklarını güvence altına alan bir konumda tutulmasını sağlamak da ancak hukuk ve demokrasi ile mümkündür. Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti gibi ilkeler hayata geçirilemedikçe insan hakları her zaman için ezilebilir bir konumda olacaktır. Dolayısıyla devletin varlığının yanı sıra ciddi bir hukuk düzeni de insan haklarının varlığı için zorunlu bir ögedir. İnsan hakları bakımından önemli bir yere sahip olan devlet, ancak demokratik bir ‘sivil toplum’ eliyle hukuk devleti kapsamına dâhil edilecek ve insan böyle bir devlette ‘onurlu’ yaşayabilecektir.

İnsan haklarının temeli: İnsan Onuru

                İnsan onuru kavramı sözlüklerde, izzetinefis, şeref, haysiyet, özsaygı, saygınlık gibi manaları karşılar. Kişinin kendisine saygı duyması ve başkalarını kendisine saygılı kılmasını ifade eden insan onurunu İ.Kuçuradi, “İnsanın değeri derken bundan insanın diğer canlılar arasındaki özel yerini anlıyorum. İnsana bu özel yeri sağlayan, onun özelliklerinin bütünüdür, onu diğer canlılardan ayıran olanaklarıdır. Bu olanaklar, insana özgü etkinlikler ve ürünler olarak görünür. Bu özellikler ise, insanın diğer canlılarla ortaklaşa taşıdığı özelliklere ek özelliklerdir. İşte bu özellikler ya da olanaklar “insanın değerini” ya da “onurunu” oluşturur.” (Kuçuradi, 1982:49).  Şeklinde açıklayarak insan onuru ile insanın değerini eş anlamlı olarak kullanmıştır.

İnsan onuru veya insanın değeri, insanın yalnızca insan olmasından kaynaklanan ve tüm insanlarda eşit olarak bulunan insani özü ifade eder. Eşitlik olgusu, temelde işte bu insani özden kaynaklanır. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi şöyle başlar : “All human beings are born free and equal in dignity and rights.” Yani ‘bütün insanlar hür; haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar.’ Burada tüm insanların eşit olduğundan bahsedilmekte ve bu eşitliğin temel taşının da ‘insan hak ve onuru’ olduğu deklare edilmektedir.

İnsan kişisinin özündeki onurdan kaynaklanan ‘insan hakları’ kavramının anlaşılabilmesi için evvela ‘hak’ kavramına açıklık getirilmesi gerekir. Hak kelimesi ahlaki anlamda ‘doğruluğu’, siyasi anlamda ise ‘yetki’yi ifade etmektedir. Ahlaki anlamda bir şeyin haklılığından bahsetmek, onun doğruluğundan bahsetmektir. İkinci anlamda, yani siyasi anlamda haktan bahsetmek ise, bir kimsenin bir hakka sahip olduğundan, hakkın konusuna yetkili olduğundan bahsetmektir (Donnelly, 1995:19). Demek ki bir şeyin hak olduğunun iddia edilmesi, o şey hakkında hak sahibinin yetkisinin tartışılmaz olduğunun, dolayısıyla bu hakkın herkese karşı talep edilebileceğinin ve yine herkesin bu hakka saygı göstermesi gerektiğinin kesin bir şekilde beyan edilmesi demektir. Buradan insan hakları kavramına geçiş yapılacak olursa, bütün insanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin, yalnızca insan olmaları nedeniyle, insan onurunun gereği olarak sahip oldukları haklar ‘insan hakları’ olarak nitelendirilir (Kalabalık, 2004:1). Bu nitelemeden çıkacak en temel sonuç, insan haklarına sahip olmak için yalnızca insan olmak yeterlidir ve hiçbir ayrıma tabi tutulmadan tüm insanlar, bu haklara sahip olma konusunda eşittir.

İnsan hakları, bahsi geçtiği üzere, kaynağını ‘insan kişisinin özündeki onur’dan almaktadır ve insan doğasının ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Buradaki ihtiyaç kavramı, her zaman fiziki bir ihtiyacı ifade etmez. İnsan doğasının fiziksel yönü olduğu gibi ahlaki (metafizik) boyutu da mevcuttur ve mezkur ihtiyaç daha çok fizik ötesi bir ihtiyacı betimler. Nitekim J.Donnelly’e göre de insan haklarının kaynağı insanın ahlaki doğasıdır. Bu anlamda insanın ahlaki doğasının insan ihtiyaçlarına dayanan ve bilimsel olarak araştırılan insanın doğası ile ilişkisi vardır, fakat çok zayıftır. İnsan haklarına sadece yaşamak için değil, ‘insanın onurlu yaşamı’ için ihtiyaç duyulur(Donnelly, 1995:28).

İnsan doğasının en önemli ögeleri olarak akıl ve vicdanın sayılması ve bu evrensel özellikler nedeniyle insanın saygın ve onurlu bir yere sahip olması, söz konusu özelliğin nasıl korunacağını düşündürmektedir. İnsan haklarının karşısındaki en büyük tehdit, ‘antidemokratik’ devlet olagelmiştir. Thomas Hobbes’un tabiriyle bir Leviathan (canavar) olarak teşekkül eden devlet ile bireyler arasında adeta bir fil-karınca ilişkisi mevcut olmuştur. Fil hareket ederken karıncaları ezmesini önleyecek, devleti bunu yapmaktan alıkoyacak bir araç gereklidir.(Uygun, 2011:69) İşte tam da bu noktada, hak ve özgürlükleri güvence altına alan yazılı metinler ‘hak bildirgeleri’ ve ‘anayasalar’ formunda ortaya çıkmıştır. Kökeninde belirli bir ırkın (beyazların), belirli bir sınıfın (burjuva) ve belirli bir cinsin (erkeklerin) talepleri olarak ortaya çıksa da, zamanla söz konusu talepler evrensel bir formülasyona kavuşmuş, insan hakları olarak kabul görmüştür. Devletler tarafından kabul gören bu talepler, uluslararası belgeler ve bildiriler ile koruma altına alınmıştır. Hukuk, insan onurunu korumada ve insan haklarını güvence altına almada ‘garantör’ sıfatı ile işbaşına geçmiştir. Lakin ulusal üstü olan bu bildiri ve belgelere tüm devletlerin taraf olmayacağı olası bir durumdur ve öyle de olmuştur. İnsan haklarının korunmasına ilişkin bildiri ve sözleşmelere taraf olmayan devletler mevcut olagelmiştir. Bununla beraber taraf devletlerin de insan hakları ihlalleri yaptıkları vakidir. İhlal sorununun temel çıkış noktası olarak, ulusal üstü metinlerin bağlayıcılığının yeterli ve gerekli düzeyde olmaması gösterilebilir. Antlaşmaya taraf olan bir devlet, antlaşmayı ihlal ettiğinde çoğu zaman kınama dışında herhangi bir yaptırım ile karşılaşmamaktadır. Hukuk, her ne kadar hak kelimesinden türese de, hukukun ibresi her zaman haklıdan yana dönmemektedir. Bildirilerde geçen normlar, çoğu zaman sadece bir ‘norm’ olarak kâğıtları doldurmanın ötesine geçememektedir.

Yurttaşların devlete karşı talep ettikleri ve dolayısıyla devletin yurttaşlarına karşı ödevlerinin ifadesi olan evrensel insan hakları, her ne kadar hukuk şemsiyesi altına alınmaya çalışılsa da devletlerin tek tek bireylerden üstün nitelikte olması hasebiyle yeterince güvence altına alınamamıştır. Devleti vatandaşlarına karşı sınırlayan hukuk, ancak gerçek demokrasilerde mümkün olabilmiştir. Demokrasilerin öngördüğü toplum merkezli yönetim, devletin karşısına devletten bağımsız bir yurttaşlar toplumu olan ‘sivil toplum’ kavramının çıkmasıyla asıl hüviyetine kavuşmuştur. Demokrasi ve sivil toplumun birlikteliği, insan onurunun korunması ve insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi açısından büyük önem arz etmektedir.         

Sivil Toplum ve Demokrasi Bağlamında İnsan Onuru

Sivil toplum kavramı en basit şekliyle “devletin doğrudan müdahale etmediği alanlar ve durumlarda, yurttaşların işlerini kendi aralarındaki ilişkilerle yürüttükleri bir toplumsal alan” olarak tanımlanabilir. Farklı alternatif görüşler göz önünde bulundurulursa; “Diamond, sivil toplumdan “gönüllü, kendi kendini yaratan, (büyük ölçüde) kendi ayakları üzerinde duran, devletten özerk örgütlü toplumsal yaşam alanı” olarak söz eder. Taylor, sivil toplumun “minimal anlamda” “devletin vesayeti altında olmayan, özgür birlikler”in bulunduğu yerde, “güçlü anlamda ise” sadece bir bütün olarak toplumun, “devlet vesayetinde olmayan bu tür birliklerle kendisini yapılandırabildiği ve eylemlerini koordine edebildiği yerde” var olduğunu ileri sürer” (Beckman, 1999: 5- 6). Sivil toplum kavramı açıklanırken dikkat edilirse ‘devlet’ olgusu, çalışmaların merkezini teşkil etmektedir. On yedinci yüzyılın sonlarında, ‘devlet eksenli’ ve ‘birey eksenli’ olmak üzere iki farklı düşünce akımı zuhur etmiş ve sivil toplum da bir bakıma bu düşünceler etrafında şekillenmiştir. Bir tarafta ‘transandantal’ devlet geleneğinde bulunan (Machiavelli, Bodin, Hobbes, Rousseau, Hegel); diğer tarafta ‘instrumental’ devlet geleneğinde yer alan (Locke, Montesquieu, Hayek) düşünürler bulunmaktadır.

İlk olarak devleti transandantal bir boyuta çıkaranlar ele alınırsa, bu düşünürler sivil toplumu, metafiziksel, soyut ve kuşatıcı bir devlete taşıyıcı bir mekanizma olarak formüle etmişlerdir(Abay, 2004:274). İnsanüstü bu devlet anlayışı sınırlanamaz, kimseye hesap vermez, kimsenin etkisinde kalmaz, her tür yanlıştan masum, evrensel, rasyonel ilkelere göre işleyen ve yalnızca Tanrısal buyruklara hesap verebilecek bir anlayışa dayanmaktadır. Bu açıdan sivil toplum, devletin kendini gerçekleştirebilmesi için bir araç olarak algılanmıştır (Çaha, 1997:31). İnstrumental çerçevede devlete yaklaşan geleneğin ise çeşitlilik ve pluralizme daha çok vurgu yaptıkları görülmektedir. Beklentiler, arzular, tercihler bir farklılığa yol açacaktır ve birey bu çeşitlilik içerisinde kendini gerçekleştirecektir. Böylelikle en iyi düzenin sağlanacağı görüşünde olan liberal gelenek, sivil topluma geniş bir zemin tesis etmiştir. Devlet alanını sınırlı tutmayı amaçlayan sivil toplum, gerçek hüviyetine liberal gelenekte kavuşmuştur. Transandantal gelenekte sivil toplum ‘kuşatıcı devlet’ amacına ulaştıran bir ara format olarak ele alınmışken instrumental gelenek devleti anayasalar, bireyin önceliği ve insan hakları ile sınırlı tutarak sivil toplumu asıl aktör, devleti ise hakların koruyucusu ve gözeticisi olarak açıklamıştır. İnsan onurunu koruma noktasında günümüz anlayışıyla bağdaşan instrumental gelenek, Hayek’in ‘kendiliğinden düzen’ anlayışı etrafında şekillenen çeşitliliğin devlet karşısında örgütlü bir toplum oluşturacağını ve böylelikle devleti ‘insan onuru’nu tehdit değil tesis eden bir konuma geleceğini öngörmüştür. Hegel’in farklılıkların ve çeşitliliğin başıboşluk yarattığı şeklindeki düşüncesi ile Hobbes’un ve Rousseau’nun sivil toplumu ‘örgütlenmemiş politik alan’ olarak nitelemesi doğrultusunda sivil toplumu geçici bir aşama olarak gören transandantal gelenek, devleti ‘insan’ üzerinde tek söz sahibi olarak ifade etmiştir. Ancak bu noktada transandantal geleneğin aksine devletin sınırlanması ve sivil toplumun ön plana çıkması gerektiği görüşü bireyi merkezine alan liberal geleneğin bir yansıması olmuştur.

Sivil toplum olgusunun layıkıyla anlaşılabilmesi için demokrasi ile olan ilgisinin ortaya konulması gerekmektedir. Abraham Lincoln’ün tabiri ile “halkın, halk için, halk tarafından yönetimi” olan demokrasi, kökeni Antik Yunan’a dayandırılsa da esas itibariyle insanlığın gündemini on yedinci yüzyıldan sonra daha çok meşgul etmeye başlamıştır. Bu bağlamda demokrasi perspektifinden sivil topluma bakılacak olursa, “on yedinci yüzyıldan itibaren batı toplumlarındaki değişmeler devlet-sivil toplum ayrımında sivil toplum lehine olmuş ve devletlerin sözleşme ve mülkiyet kavramı etrafında cereyan eden temel haklar çerçevesinde anayasa ile sınırlandırılmasına neden olmuştur. Halktan gelen bu istekler çerçevesinde devlet yapılanmalarında değişmeler olmuş ve “Daha çok toplum daha az devlet” cümlesi sloganlaşmıştır” (Abay, 2004: 275). Burada şunun da vurgulanması gerekir: Sivil toplum unsurları, demokrasilerde çoğunluğun tahakkümünün önündeki yegâne engeldir. Klasik ifadesi ile demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir, ancak asla lütuf şeklinde verilen bir yönetim biçimi değildir. Aksine siyasi bir çaba sonucunda alınan bir yönetim biçimi olduğunu düşünüldüğünde sivil toplum unsurlarının demokratik hakları elde etme konusunda ne kadar gerekli olduğu da anlaşılır. Bilindiği gibi demokratik toplumlarda rızaya dayalı bir hukuk sistemi esastır. Anayasal veya hukuksal devlet bu bakımdan demokratik toplumun temel şartıdır. Hukuk sistemi de iktidarın bahşettiği bir lütuf değildir, bilakis bir haktır. Devlet hukukun belirleyicisi değildir; devlet hukuk ile sınırlanmıştır; yani demokrasilerde hukuk, birey ile devlet arasındaki sözleşmeyi sağlayan temel araçtır. Demokratik toplumlarda her türlü farklı unsur kendisini siyasi arenada bir örgütlenmeye rahatlıkla dönüştürebilir. Zaten demokrasinin asıl itici gücü farklılıkların iktidar için yarışmasına dayanır. Bu bağlamda demokratik yönetimler ile sivil toplum beklentileri ve hedefleri arasında paralellik vardır (Çaha, 1997: 31).

Demokrasi sadece halkın kendi yöneticilerini seçmek için sandıklara gitmesi ve bu seçim sonuçlarını saygıyla karşılamasını ifade etmemektedir. Demokrasi kavramı, aynı zamanda, hak ve özgürlüklerin korunmasını, serbest tartışma hakkının garanti altına alınmasını ve neticede insanın onurlu bir yaşam süreceği bir toplumu karşılamaktadır. Sivil toplum ve demokrasi, hakların devletten talep edilmesi konusunda büyük önem teşkil etmektedir. Sivil toplumun demokratik örgütlenmeler eliyle devlet ile birey arasındaki aracılık rolü sayesinde, haklar, devletin arzı olmaktan çıkıp bireylerin talepleri doğrultusunda şekillenmeye başlamıştır. Bu sayede devlet, üreten, yapan ve yönlendiren olmaktan çok, işbirliği yapan bir üst kimlik kisvesine bürünmüş ve icraatlarında sivil toplumun onayını sağlayarak demokratik meşruluğa gereksinim duyan bir kurum konumuna gelmiştir. (Tosun, 2001:229) Demokratik meşruiyetin sağlanması devletin, halkının nazarında ‘makbul’ bir yere sahip olmasını ifade ettiğinden, insanın saygın konumunu ifade eden ‘insan onuru’ işte bu demokratik düzlemde sözlükteki manasına kavuşmuş olacaktır.

Sonuç

                Akıl ve vicdan sahibi olmasından dolayı canlılar arasında müstesna bir konuma sahip bulunan insan, bu özel statüsünden dolayı çeşitli haklara sahiptir. İnsan hakları olarak nitelendirilen bu haklar, kaynağını insanın ahlaki doğasından alır. İnsan haklarına hayat için değil fakat onurlu bir hayat için ihtiyaç duyulur. Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri’nde belirtildiği gibi insan hakları, ‘insan kişisinin özündeki onur’dan kaynaklanır. İnsan hakları öğretileri, insan haklarına sahip olmakla insan olmayı eşit tutarlar. Kişi bu hakları kaybettiği zaman bir insan gibi yaşayamaz. Bu nedenle insan hakları ihlalleri bir kimsenin insanlığının inkârı ile eş anlamlıdır. İnsan için son derece önemli olan bu hakların korunması sorunu hep var olagelmiştir. Devletin bireyler karşısında dev bir güç olarak yükselmesi, insan haklarının korunmasında hukukun rolünü belirgin hale getirmiştir. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası metinlere konu olan insan hakları, devletleri bağlayıcı emredici hukuk normları ile koruma altına alınmıştır. Ancak gerek yaptırımların işlevsiz olması gerekse de uluslararası bildirilere tüm devletlerin taraf olmaması, insan haklarına getirilen bu korumayı sadece retorikten ibaret kılmıştır. Devlet olgusu, hakların halka devşirilmesindeki temel aktörken, devletten bağımsız örgütlü toplumsal yaşam alanı olarak tanımlanan sivil toplum faktörünün etkisiyle insan hakları yeni bir boyut kazanmıştır. Demokrasinin öngördüğü ‘kendiliğinden düzen’ anlayışı çerçevesinde şekillenen sivil toplum, insan hakları konusunda, devlet ile bireyler arasında bir köprü konumuna gelmiştir. Böylelikle haklar ve özellikle ‘insan hakları’, devletlerin arzı olmaktan çıkıp örgütlü toplum fertlerinin talepleri doğrultusunda elde edilmeye başlanmıştır.

KAYNAKÇA

ABAY, A.R. (2001). Sivil Toplum Ve Demokrasi Bağlamında Sivil Dayanışma Ve Sivil Toplum Örgütleri, 3.Ulusal Bilgi, Ekonomi ve Yönetim Kongresi, 24-26 Kasım 2004, Eskişehir.

BECKMAN, B. (1999). Sivil Toplum, Demokrasi ve İslam Dünyası. İçinde:  E. Özdalga&S. Perrson (Ed.), Demokratikleşmeyi Açıklamak: Sivil Toplum Kavramı Üzerine Notlar. İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

ÇAHA, Ö. (1997). 1980 Sonrası Türkiye’de Sivil toplum Arayışları. Yeni Türkiye Dergisi. Sivil Toplum Özel Sayısı.18.

ÇEÇEN, A. (1989). Devlet ve İnsan Hakları. Türkiye Barolar Birliği Dergisi. 6.

DOĞAN, İ.(1997).Sivil Toplum:Ondan Bizde De Var.İlim ve Sanat Dergisi.46-47.

DONNELLY, J. (1995). Teoride ve Uygulamada İnsan Hakları. Çev.: Mustafa Erdoğan, Levent Korkut. Ankara:Yetkin Yayınları

EL-FARABİ, E. (1980). Es-Siyaset ul Medeniyye veya Mebadi’ ul-Mevcudat. Çev.: M.Aydın, A.Şener, M.R. Ayas. İstanbul:Kültür Bakanlığı Yayınları.

KABASAKAL, M. (2008). Sivil Toplum ve Demokrasi. Denetçi Yeterlilik Tezi, İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı, Ankara.

KALABALIK, H. (2004). İnsan Hakları Hukuku. İstanbul:Değişim Yayınları.

KUÇURADI, I. (1982). İnsan Haklarının Felsefi Temelleri. Ankara:Türkiye Felsefe Kurumu Yayını.

ONBAŞI, F. (2005). Sivil Toplum. İstanbul: L&M Yayınları.

TOSUN, G. (2001). Türkiye’de Devlet-Sivil Toplum İlişkisi Bağlamında Demokrasinin Pekişmesinin Önündeki Engellere İlişkin Kuramsal ve Pratik Bir Yaklaşım. Ege Akademik Bakış.1.

UYGUN, O. (2011). Hukuk Felsefesini Yeniden Düşünmek: Hukuk Teorileri, İnsan Hakları ve Anayasalar. İçinde: İoanna Kuçuradi (Yay. Haz.), Çağımızın İnsan Onuruna Yönelttiği Tehditler Karşısında İnsan Haklarının Önemi. İstanbul: Maltepe Üniversitesi Yayınları.43.

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz