Hümanizm ve Bireyselcilik HER ŞEY İNSAN İÇİN (Mİ?)

0
The following two tabs change content below.

Buğra Döner

Latest posts by Buğra Döner (see all)

Hümanizm ve bireyselcilik bugün yaşadığımız dünyanın hukuk sistemlerinin, düşünce akımlarının, devrimlerin ve ekonomik modellerin pek çoğuna temel teşkil etmiş olan anlam itibariyle birbirine yakın iki fikir akımıdır. Bu düşünce akımlarının, tarihsel süreçte ortaya çıkan insan hakları belgelerinin fikri altyapısı açısından çok önemli bir temel oluşturduğu tartışmasız bir gerçektir. Öte yandan dünya genelinde farklı milletler tarafından tesis edilen hukuk sistemleri ve bugün iktisadi hayatta hâkim konumda olan serbest piyasa ekonomisi de bireyselcilik akımından ciddi derecede etkilenmiştir. Hümanizm, esasen Eski Yunan düşünce âleminin, yaşantısının, sanatının ve hatta destanlarının bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Eski Yunan eserlerinden Roma metinlerine birtakım değişikliklerle birlikte geçerek varlığını sürdüren hümanizm fikirsel bazda birey temelli bir dünya portesi çizmiştir.

Hümanizmin Babası: Francesca Petrarca

Hümanizm fikrinin ilk olarak kodifiye edilmesi yani bu fikirlerin Rönesans Hıristiyan öğretisine uyarlanması Petrarch olarak tanınan İtalyan şair Francesco Petrarca tarafından yapılmıştır. Düşünür günümüzde hümanizmin babası olarak anılmaktadır.

Petrarch dindar bir İtalyan ailede yetişmiş, hatta gençlik yıllarının sonuna kadar ailesinin Katolik öğretilerine göre yaşamış ve üniversitelerinde hukuk tahsili yapmıştır. On dokuz yaşına geldiğinde, on iki yaşında babasının baskısıyla başladığı hukuk eğitiminin hayatının yedi senesini heba ettiği düşüncesiyle Latin edebiyatına yönelir. Ona göre dönemin hukuk sistemi; adaleti, ticari bir meta haline getirmiş; hukuk eğitimi ise beynini ticarileştirmiştir. Böylece hukuk eğitimini bıraktıktan sonra hayatını edebiyata adayan Petrarch, düşünce dünyasını ise kelimelere dökmeye başlamış ve böylelikle yazın dünyasına adım atmıştır. Hayatının bu dönemini İtalyan şiirine adayan Petrarch, dönemin yazın dünyasının Cicero ve Vergil gibi önemli isimleri ile tanışmıştır Dolayısıyla şiirlerinde ve düşünce dünyasında dönemin edebi düşünce akımlarının etkisinin olması doğaldır.

Bu kısa bilgilerden de anlaşılabileceği üzere Petrarch yaşadığı ortamdan, içinde bulunduğu muhafazakâr çevreden ve bu çevrenin fikirlerinden pek de memnun değildir. Bu noktadan hareketle sekülerizme dayanak oluşturacak, Batı düşünce dünyasına ve sonra da siyasi dünyasında hâkim olacak bir fikir akımı başlatacaktır: “hümanizm”.

Eski Yunan’dan Günümüze Birey Merkezli Dünya

Petrarch’ın kuramı ve günümüz fikir akımlarının temelini oluşturan düşünce,  İlyada Destanı başta olmak üzere pek çok Eski Yunan eserinde işlenen bireyciliktir. Eserlere bakıldığında bireyin duygularının, hayat mücadelesinin ve düşüncelerinin önem kazandığı buna karşın diğer pek çok kültürün aksine toplumsal duygu ve düşünce kavramının daha az öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu durum sadece İlyada Destanı’nın başlıklarına bakılarak bile anlaşılabilir. Başlıkların tamamı bireyler üzerinden gelişmekte, Akhilleus’un öfkesi ve Paris’e duyulan aşk gibi tamamen şahsi kavramlar eserlerin temel konusunu oluşturmaktadır. Gerçekten de İlyada Destanı’nın ele aldığı konularda geçen savaşlar dünyadaki binlerce örneği gibi toprak, hegemonya, din veya ideoloji uğruna değil bir kadın için yapılmıştır. İşte Petrarch tam da bu noktadan hareket etmektedir. Ona göre, tüm bu fikirlerin temeli bireyciliktir. Klasik Hıristiyan ve Musevi düşünce sistemindeki Tanrı merkezli anlayışın yerine onun fikri sisteminde odaklanılan temel konu birey ve bireyin sorunlarıdır.  Bu durum Reform hareketlerinde Martin Luther ve diğer sistem karşıtlarına da ilham kaynağı olmuş, 19. ve 20. yüzyıllarda ortaya çıkacak fikir akımlarının temelini oluşturmuştur. Bu noktadan sonra Batı, birey eksenli düşünmeye ağırlık vermiştir ve bunun bir neticesi olarak da bugünkü Batı dünyasının yalnızlaşan toplulukları ortaya çıkmıştır.

Dikkatli bakıldığında bu fikrin Avrupa’yı ve Batı dünyasını ne kadar etkilediği görülebilir. Nitekim bu düşünceler göz önünde bulundurularak düşünüldüğünde örneğin sekiz yüz bin nüfuslu Amsterdam’ın adeta iki milyon nüfuslu bir şehir görüntüsü vermesi gayet iyi anlaşılabilir. Çünkü Amsterdam halkı aile şeklinde yaşamak yerine evcil hayvanları veya partnerleri ile beraber yaşamayı tercih etmektedir. Yani ailenin önemli olduğu toplumlarda, bir konutta anne-baba-çocuklar yaşarken Hollanda’da aynı konutu bir kişi ve evcil hayvanı kullanmaktadır. Bu konuda Hollanda İstatistik Kurumu “CBS” tarafından incelemeler yapılmıştır. Araştırmalara göre, konut başına düşen kişi sayısının çok az olması dolayısıyla ortaya birtakım demografik ve toplumsal problemler çıkmıştır. Örneğin, uyuşturucu bağımlılığının önüne geçmede en önemli faktörlerden biri olan aile bireyleri arasındaki etkileşim bu şekilde yok edildiğinde, bireylerin yıllarca süren uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak için devletin imkânlarını kullanmaktan başka çareleri kalmayacaktır. Ayrıca neredeyse sıfırlanan sosyal yaşam dolayısıyla yeni ve üretken bireylerin bir arada yaşaması, fikirlerin çarpışması imkânsız hale gelecek ve toplumsal yapının daha iyiye evrilme süreci tıkanacaktır.

Dünya’nın Fikirsel Eğilimi: Birey Temelli Toplum

Batılı düşünürlerin bireyci yaklaşımları, Batı dünyasında aile kurumunun yerini bireylerin “ben merkezli”  yaşam tarzının almasına neden olmakla kalmamış ayrıca Batı kökenli ideolojilerin de hareket noktası haline gelmiştir. Bireyci yaklaşımların yoğun bir şekilde düşünce dünyasını işgal etmesinin bizi Amerikan Hümanist Cemiyeti’nin sloganı olan “Tanrısız daha güzel.” fikrine yani ateizme götürdüğü düşünülse de din temelli hümanist hareketler de vardır. Nitekim Hıristiyan, Budist ve Musevi inanışına mensup olmakla birlikte hümanist düşüncede olan inananlar da mevcuttur. Ayrıca İslam’a inanan bazı insanlar tarafından da benimsendiğini iddia edenler de vardır. Ancak bu fikirler, ideolojinin temeline bireyin yerleştirilmesi, İslam’ın temel prensiplerini oluşturan imanın şartlarına aykırı olacağından ve Müslüman yaşamının kural olarak sosyal olması sebeplerinden dolayı İslam düşünce dünyasında yer bulamamıştır. Bu konuya sıla-i rahim kavramı örnek verilebilir. Sıla-i rahim yakın akraba ile iletişim içinde olmak, irtibatı koparmamak anlamına gelir. Ailelerinin yanına yirmi yıl boyunca hiçbir sebep olmaksızın uğramayan veya on sekiz yaşını bitirdiğinde hayata atılıp ailesini ziyaret etme mefhumunu tamamen yitiren kişilerin bu fiillerinin İslam’a uygun olmadığı bu bilgiler ışığında anlaşılır. Bu noktada ifade etmek istenilen husus bireycilik ve hümanizm fikrinin tamamıyla kabul edilmesi halinde İslam’ın çok temel kaidelerinin devre dışı kalacağıdır. Nitekim Sıla-i Rahim yani yakın akraba ile ilişkileri kesmek İslam’ın en büyük günahları arasındadır. Bununla birlikte İmam Gazali ve Mevlana gibi İslam âlimlerinin bazı düşüncelerinin hümanizm ile örtüştüğü de söylenebilir. Ancak burada Hıristiyan, Budist ve Musevi örneklerinde olduğu gibi hümanizm, İslam fikrinin yerine geçmemektedir. Bilakis temel fikir hala İslam’a uygundur, ancak âlimlerin bazı düşünceleri hümanist felsefe ile paralellik göstermektedir. Ayrıca Mevlana Celâleddin Rumî ve İmam Gazali’nin, hümanizmin babası olarak ifade edilen Şair Petrarch’tan daha önce yaşadığı göz önünde tutulursa bahsi geçen âlimlerin hümanizmden değil, hümanizmin âlimlerden etkilendiği söylenebilir.

Hümanizm akımı, Batı dünyasını ve sonradan dünyaya yayılan ve geniş yankı bulan pek çok fikri ve düşünürü etkilediği gibi sistemler ve doktrinleri de etkilemiştir. Örneğin anayasa hukuku, devlet karşısında güçsüz konumda bulunan bireyi korumak amacıyla ortaya çıkmıştır. Öte yandan, ceza hukukunda da bireyi devletin egemen gücü karşısında korumayı öngören kaideler yine bireycilik ve hümanizm akımları sayesinde tesis edilmiştir. Böylece Anayasa Hukuku ve Ceza Hukuku gibi temel kamu hukuku dallarının aslında Petrarch’ın ve devamında birey odaklı gelişen hümanizm düşüncesinin etkisinde geliştiği söylenebilir. Günümüzde Türk hukuk doktrininin de hümanizm ve birey temelli yaklaşımın etkisinde olduğu savunulabilir. Nitekim doktrinde ve yasa koyucuların yasalardaki ifadelerinde hümanizmin etkisi ile sosyal yaşam bireysel yaşama indirgenmektedir.

Bireysellik ve Küresel Tekdüzelik

Birey bazlı ve hümanizme dayalı yaşayan topluluklar Alev Alatlı’nın da ifade ettiği gibi küresel bir tekdüzeliğe doğru ilerlemektedir. Nitekim individüalizm yani bireyselcilik ideolojisi Dünya’nın farklı yerlerindeki sosyolojik yapılarda “kendine has”lığı yok ederek bireyi ön plana çıkarmaktadır. Oysaki öne çıkan birey kendi fikirleri doğrultusunda bir yaşam tarzını değil sistem içinde büyük kalmayı başarabilmiş şirket ve sosyal yapıların yaşam tarzını benimser. Bunun sonucunda gelişen “globalleşme” kavramı büyük markaları güçlendirmektedir. Gerçekten de bu doğrultuda Türkiye’de anneannesinin giydiği şalvarı bırakan torunun giydiği kot pantolon ile Hindistan’da babaannesinin giydiği sari adlı geleneksel kıyafetin yerine giydiği kot pantolondan bir farkı olmayacağı açıktır. Burada iki torun da aslında özgür yaşama vaadiyle yeni bir giyim tarzı benimsemiş ama aslında büyük bir kültüre farkında olmadan tâbi olmuşlardır. Bu doğrultuda hareket eden genç toplulukların birey olarak özgürce yaşama illüzyonuna kapılarak kendi yakınlarından uzaklaşmaları bir süre sonra kaçınılmaz olacaktır. Aileleri ile birlikte olduklarında sistemin içinde kendilerine ait bir marketleri olabilecekken onların yerine büyük şirketlerin yatırımcıları şehirlerine gelip büyük alış veriş merkezleri kuracak ve bu özgür birey toplulukları da alışveriş merkezlerinde işçi olarak çalışmaktan başka bir imkâna sahip olamayacaklardır. Bireycilik ile başlayan bu gelişmeler globalleşmeye ve kapitalizmin hâkim olmasına büyük katkı sağlamıştır. Çünkü kapitalizm, birbirine bağlı komşuların, boşanmamış eşlerin, egolarını bastırarak toplum içinde yaşayan bireylerin değil; kendilerini bütün dünyadan ayrı gören ve bireysel yaşamı sosyal yaşama tercih eden kişilerin fazla olduğu toplumlarda hâkim olabilir. Kapitalizmin etkili olacağı toplum, ihtiyacı kadar yemeği paylaşarak yiyen toplumla iç içe bireylerin oluşturduğu toplum olamaz. Ancak aile yapısını sürdürse dahi egoları doğrultusunda yaşayan kişiler sayesinde ihtiyaçları olan besinden çok daha fazlası insanlara sunularak şişmanlamaları sağlanabilir. Aynı kişilerin zayıflamaları için şişmanlamak için harcadıklarından daha fazla para harcaması sağlanabilir. Ancak bu bireylerle büyük alışveriş merkezleri doldurulabilir ve zayıflatma ilaçları ile tamamen sağlıksız yemekler aynı binada satılabilir. Ancak bu bireylerle çeşitli suçlardan mağdur olan insanların sesinin duyulması önlenebilir. Çünkü ben merkezli yaşayan birey, başkalarının sorunlarına karşı kulak tıkayacak ve medya veya başka bir faktör onu yönlendirmedikçe kendi egosu dışındaki her türlü hadiseye neredeyse tamamen yabancı öteki değişle duyarsız bir birey olarak yaşayacaktır. Ancak bu kişiler ile medya dördüncü bir erk olabilir. Çünkü bireyi tek başına yanıltmak kolaydır. İnsanın kendi egosunu dinlemesi halinde benliğinin, düşüncelerini kör edeceği açıktır. İşte bu nedenler, sorgulamadan kabul edilen ana haber bültenlerini ve toplum mühendisliğine konu edilecek insanları oluşturmaktadır. İfade etmek istediğimiz konu bireylerin birbirlerinden kopmadan özellikle sevdikleri ile en azından temel seviyede etkileşimde bulunması gerektiğidir. Burada bağnaz bir toplum yapısı savunulmamakta aksine asıl bireysel özgürlüğün toplumdan kopmadan yaşamak olduğu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca bireyselciğin topluma egemenliği halinde ötekileştirmenin de kaçınılmaz olacağı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Yöneten-Yönetilen Açısından Özgürlük

Hümanizm ve temelindeki bireycilik fikri açısından bakıldığında esasen insanlar üç kategoride incelenebilir. Birinci sınıftaki insanlar gruplaşarak güçlenmekte ve kendi benliklerinin bir parçası olmaktansa toplulukların bir parçası olmayı tercih etmektedir. Bu kişiler sistem içerisinde bir istisna oluşturmaktadır. Bu bireylerin oluşturdukları topluluklar ego temelli olmadığından kolay hedef olmamakta ve sistem içerinde yükselerek çeşitli güçler elde etmektedir. Topluluk olmayı başaran bu insanlar medya kuruluşlarına, küresel çaptaki şirketlere hâkim olmaktadır. Bu insanlar kendi bireysel çıkarlarını düşünmek yerine çeşitli sebeplerle mensup oldukları toplulukların çıkarlarını düşünme yoluna gitmektedir. Bir diğer grup olan ikinci sınıf ise kendi egoist dünyalarında yaşayarak toplumda bir yer edinen ama aslında birinci sınıf için yönetilecek tebaa haline geldiklerinden habersiz olan ve öz benliklerini sözde bir özgürlüğe emanet eden bireylerdir. Birinci sınıf bireylerin toplulukları istediğinde bu kategorideki kişilere diledikleri düşünceyi aşılayabilme yeteneğine sahiptir. Örneğin birinci sınıf kişi veya kişilerin kurmuş olduğu medya organlarını takip eden “özgür bireyler” Bosna’da yaşanan savaşın çok da önemli olmadığı, buna karşın bütün Müslümanların terörist olduğuna inanabilmektedir. Ancak ikinci sınıfı teşkil eden “özgür bireyler” kendisinin Müslüman olduğunu ve bunu ona kabul ettiren yabancı medyanın çıkarı kendisininki ile çatıştığı anda aynı isnatları kendisi için kullanacağını düşünemez hale getirilmiş bir topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle bu özgür bireyler adeta birer kum torbası gibi medyanın iplerini çektiği yöne doğru gitmekte, ekonomik bağımsızlıklarını adını telaffuz edemedikleri alışveriş merkezlerinde birinci sınıf insan topluluklarına terk etmektedirler. Böylece birinci sınıf insanlar onları yönetmek istediğinde rahat bir şekilde yönetmekte, onlar da kendilerini mühendislikten vasıfsız işçiliğe kadar her alanda kullanmak isteyen birinci sınıf insanların istekleri doğrultusunda hareket etmektedir. Evlerinin, yaşamlarının ve hatta sahip oldukları her şeyin alınmasında sıra onlara geldiğinde onları zaten istediği gibi yönlendiren birinci sınıfların oyununa gelmiş olmaktadırlar. Üçüncü kısım insanlarsa muhtemelen tebaa haline gelecek her şeyden habersiz taşra sakinleridir.

Bu teorik açıklama pratiğe döküldüğünde gerçek bütün hatlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Nitekim hümanist dünya ve neredeyse bütün fikir akımlarına kaynaklık eden ben merkezli düşünce, bugünkü dünya toplumlarında pek çok alanda etkisini göstermiştir. Yukarıda bahsedilen birinci sınıf insan topluluklarının sözde “özgür bireyler”e hükmettiği örnekler çok fazladır. Sanayi Devrimi’nden sonra birinci sınıfın hükümranlığının güçlendiği bu dönemi “muz devri” olarak isimlendiren uzmanlar mevcuttur. Bu tespite göre dünyada muzun en çok üretildiği ülkeler muz ticaretinden en az para kazanan ülkelerdir. Benzer bir gerçek Türkiye için de mevcuttur. Nitekim dünyaca ünlü Türkiye fındıklarının ekonomik olarak değerlendirilmesinin yapıldığı fındık borsası Almanya’dadır. Yani Türkiye’de üretilen fındığın fiyatlaması, ekonomik olarak planlaması Türkiye ile alakası olmayan bir yerde yapılmaktadır. Buna karşın Avrupa Komisyonu–Avrupa İşletmeler Ağı Fındık Sektör Raporu’nda Almanya’nın dünyada en çok fındık üretimi yapılan yerler listesinde adı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, üretimini Türkiye’nin yaptığı bir üründen tabiri caizse aslan payını Almanya almaktadır. Bu örnekleri çoğaltmak elbette ki mümkündür.

Hümanizm, Avrupa ve Çelişkiler

İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kurulu olduğu ve İnsan Hakları Sözleşmesi’nin oluşturulup savunulduğu yer bilindiği gibi Avrupa’dır. Ancak bu gelişmelerin yaşandığı Avrupa üstelik de İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bulunduğu ülke olan Fransa, Ruanda’da toplumun iki kesimini oluşturan Hutuları ve Tutsileri birbirine düşürüp silahlandırmıştır. Bunun sonucunda aylar içinde bir milyona yakın insan ölmüştür. Aynı Avrupa sömürdüğü ülkelere insan hakları ihlallerini izlemek için insan hakları konusunda kaygılı(!) yetkililer göndermiştir. Hümanist Avrupa’nın düzlük ülkesi Hollanda, ekonomik refahını büyük oranda borçlu olduğu tarım sektörünü güçlendiren nehir ıslahlarını yapmak için Afrika’dan getirdiği yüz binlerce odunun karşılığında su kuyusu bile açmaya yeltenmemiştir. Açtığı kuyuları ise insaniliğin bir sonucu olarak teşhir etmiştir. Yüzyıl önce zorla aç bıraktıkları insanları yüzyıl sonra doyururken birlikte fotoğraf çektiren hükümet temsilcileri hümanizmin önemine vurgu yapmakta ve kendileri gibi insani olmayan ülkelerin de bu düzene sahip olmaları temennisi ile konuşmalarını tamamlamaktadır.

Bütün bu gelişmelere ek olarak kendilerini sistem içerisinde güçlü kılmayı başarabilmiş birinci sınıf birey toplulukları hümanizmin etkisindeki “özgür bireylerde” bugün dünyanın pek çok yerinde hâkim fikir olan bir genel bir kanaat oluşturmuştur. Bu düşünceye göre dünyamız değişmektedir. İnsanlıksa bu konuda acilen bir şeyler yapmalıdır. Buna göre sanayi faaliyetleri dolayısıyla iklim değişiklikleri olacak ve dünya nüfusunun tamamını etkileyecek derecede bir felaketler dizisi gerçekleşecektir. Bu iddia doğru da olabilir, bu konuda son söz iklim bilimcilere aittir. Ancak temel sorun, bu konunun dünyanın gelişmiş ülkeleri tarafından ele alınış biçimidir. Nitekim bu konunun çözümü için gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerle bir araya geldiklerinde,  gelişmekte olan ülkelerin gelişimleri için ayırdıkları paranın bir kısmını; zaten dünyayı bütün ülkelerden daha fazla kirleten gelişmiş ülkelere “yardımcı” olmak için bu ülkelere vermek üzere anlaşabilmişlerdir. Yani ekonomisi henüz gelişmekte olan ülkeler zaten gelişmiş ve müreffeh ülkelere “yardımda” bulunacaktır. Buna göre Kyoto Protokolü uyarınca gelişmiş ülkeler sanayi tesislerinin ürettiği kirliliği engellemek için bir fon istemişlerdir. Gelişen ülkelerin ise bu fona yüksek meblağlı paralar yatırmalarını talep etmişlerdir. Kendi ülkesini bırakıp başka ülkelerde sanayi tesisleri açan süper güçler dururken yapılan işlerin kadın ve uyuşturucu ticareti, çiftçilik ve belki de devlet memurluğundan ibaret olduğu ülkelerin kendi teşebbüsleri ile zaten türlü zorluklar içinde açtığı fabrikaların havayı ne kadar kirlettiği düşüncesi sorgulanmalıdır. Ayrıca bütün bunlar olurken gelişmesini zaten kömür kokan fabrikalara borçlu olan gelişmiş ülkelerin, kendi gelişimlerinin bu evresinin gelişen ülkeler tarafından taklit edilmesinin de önü kapatılmış olduğu da gözlerden kaçmaktadır.  Bu noktadan sonra ise gelişen ülkelerin fabrika kurma teşebbüsleri dünyayı en çok kirleten devletler ve o ülkeler kaynaklı medya organları tarafından dünyamızı yok edecek faaliyetler olarak lanse edilmiştir. Her faaliyetini maddi çıkarları doğrultusunda gerçekleştiren bu medya kuruluşları ise birdenbire yeryüzüne iyilikler dağıtan ve doğayı koruyan kurumlar olarak ortaya çıkmıştır.

Sonuç

Hümanizm ve individüalizm binlerce yıllık Mezopotamya, Orta Amerika, Çin, Hint Bantu ve İslam kültürlerini hiçe sayarak insanlara kendi kaidelerini tek gerçek olarak kabul ettirmeye çalışan bir Batı argümanıdır. Bu argüman yaşadığımız yüzyılda köleleştirmenin bir aracı olmuştur. Bunun en büyük kanıtı büyük bir hızla dünya çapında meydana gelen büyük kartel şirketlerin küçük şirketlere yaşam hakkı tanımamasıdır. Bunun sonucunda ise ticarete atılmak pek çok kişi için kendi mahallelerinde kurulup adını bile telaffuz edemedikleri alış veriş merkezlerinde çalışmaktan ibaret hale gelmektedir. Hümanizm ve individüalizm fikirleri temelde aynı olmasa da birbirleri ile yakın ilişki içerindedirler. Dolayısıyla birlikte anılmaları anlaşılmaları için daha isabetlidir. Hümanizm ve temel aldığı bireye dayalı toplum özgürlük hayaliyle kandırılan kitlelerin bireysel özgürlük elde etme tuzağına düşmeyip toplumla birlikte var olabilen kişi ve kişi toplulukları tarafından sindirilmesini yıllarca sağlamıştır. Bugün de süreç işlemekte ve özgürlükle kandırılan bireylerin sistemin bireyleri tek başına öğüttüğü çarklar arasında sindirilmesini sağlamaya da devam etmektedir. Her şey yeniden düşünüldüğünde şu soru anlam kazanmaktadır: “Acaba individüalizm ne kadar özgürlükçü; hümanizm ne kadar insancıldır?”

Buğra Döner

KAYNAKÇA

  1. American Humanist Association. (2014). Ocak 15, 2014 tarihinde American Humanist Association: http://americanhumanist.org/ adresinden alındı
  2. Avrupa Konseyi-Avrupa İşletmeler Ağı/Karadeniz. (2009). Fındık Sektör Raporu. Brüksel/Belçika: Avrupa Konseyi.
  3. Goodman, L. E. (2003). Humanism and Islamic Ethics. L. E. Goodman içinde, Islamic Humanism (s. 82/90/93/101/103-109/119-121/). New York: Oxford University Press.
  4. Hanawalt, B. (1998). The Four Horseman Of The Apocalypse. B. Hanawalt içinde, The Middle Ages: An Illustrated History (s. 129-138). Oxford University Press.
  5. Marxist Humanism. Ocak 17, 2014 tarihinde Marxist International Archive: http://www.marxists.org/subject/humanism/index.htm adresinden alındı
  6. Meriç, C. (1980, Ocak). Çağın Dini. Hisar Dergisi .
  7. Netherlands Statistic. (2014). CBS – Reduction of the number of residents. 16 Ocak, 2014 tarihinde CBS – Statistic Netherlands: http://www.cbs.nl/en-GB/menu/methoden/toelichtingen/alfabet/r/reduction-of-the-number-of-residents.htm adresinden alındı
  8. Niyazi, M. (2006, Kasım 27). Hümanizm ve İnsan Hakları. Zaman Gazetesi .
  9. United Nations Framework Convention on Climate Change. (February 2011). Fact sheet: The Kyoto Protocol. Bonn/Germany: United Nations Framework Convention on Climate Change.
Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz