İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Değişim İçinde Devamlılık

0
The following two tabs change content below.

Toplumların dinamik yapıları değişimi gerekli kılarken, içlerinde kökleri geçmişe dayanan kültür, gelenek, örf, adet gibi unsurları barındırmaya devam eder. Bu da değişim içinde devamlılığın yaşanmasını kaçınılmaz kılar. Ulus devletlerin 19. yüzyılda ortaya çıkışıyla beraber uluslar, yeni devletin ve yeni rejimin bekasını sağlama, yeni kurulan düzeni muhafaza etme kaygısına düştükleri için geleneksel olanı arka planda tutarak ve süreklilikten ziyade kopuş öğeleri üzerinde yoğunlaşarak oluşan düzenin “yeni” bir yapılanma olduğunu kanıtlamak istemişlerdir. Kurulan yeni devletin meşruluğunu sağlamak için yeni değerler üzerinden milli bir kimlik/bilinç yaratma girişimi, özellikle kendisini eskiyle karşılaştırırken hatta eskiye atıfta bulunarak kendisini yüceltirken belirir. Bu yaklaşım, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin politikalarında da yer almaktadır.

Devlet, oluşmakta olan yeni rejimi sağlam temellere oturtmak için yeni neslin yetiştiği okulları laboratuvar olarak görmüş ve eğitim sistemine müdahale ederek cumhuriyetin oluşmasında rol oynayan unsurlara kitaplarda yeteri kadar yer vermemiş bunun sonucunda da geçmişle yeni arasında köprü vazifesi görmesi gereken kurumlar, tarihi keskin bir şekilde ikiye ayırmışlardır. Bu ise, yaklaşık 600 yıllık bir geçmişe sahip İmparatorluk’un bir anda yok olduğu ve yerine imparatorluktan tamamen bağımsız bir devletin ortaya çıktığı yanılgısını yaratmaktadır. Özellikle II. Meşrutiyet Dönemi’nin getirdiği yeniliklerin cumhuriyetin kurulma aşamasına giden süreçte belirleyici bir faktör olduğunu düşünürsek, 1931 yılına kadar ders kitaplarında kapsamlı bir şekilde ele alınan dönemin, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin hazırladığı kitaplarda yer almaması bunun bir kanıtı olarak görülebilir (KUYAŞ, 2008, s. 50)

II. Meşrutiyet Dönemi’nden cumhuriyete geçişteki ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki alanda uygulanan süreklilik öğelerini aktörlerle birlikte incelemek, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin Osmanlı Devleti döneminde atılmaya başlandığını ortaya koymak; süreklilik unsurlarının anlaşılmasında açıklayıcı olacaktır. II. Meşrutiyet Dönemi ve sonrası yaşanan gelişmeleri daha iyi anlamak için, Osmanlı Devleti’nde yaşanan modernleşme çabalarının yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan İmparatorluk’un kendini kurtarma çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkışını incelemek ve Batı’yla olan ilişkisine paralel olarak ortaya attığı reformları genel hatlarıyla analiz etmek yararlı olacaktır.

Tanzimat Dönemi’ne Giden Süreçte Osmanlı İmparatorluğu
Tanzimat, iktisadi-içtimai temelleri çürüyerek yıkılmaya yüz tutan bir İmparatorluk’un, yeni prensiplerle yeniden kurulma teşebbüsünü gösterir (İNAL, 1941, s. 238). Bu temellerin çürümesinin nedenlerine baktığımızda, sınırlarını geniş bir coğrafî bölgeye dayandıran İmparatorluk’un tarıma dayalı ekonomisinde ve askeri yapılanmasında geliştirdiği tımar sisteminin bozulması önemli bir rol oynar. Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisi ağırlıklı olarak savaşlardan kazanılan topraklara bağlıdır. Kazanılan bu topraklarda askeri örgütlenme ve mülkiyet ilişkileri bir arada yürütülür.

Osmanlı İmparatorluğu’nda toprak mülkiyetinin örgütlenmesi, köylülerden alınan vergiler yoluyla sağlanmaktadır. Toprağın kullanıma sahip olan köylülerin, sipahilere vergi vermesi ‘Tımar Sistemi’ adı altında askeri bir örgütlenmeyle yapılmaktadır. Tımar sahipleri ise reayadan aldığı vergilerle geçinirken, her an savaşa hazırlıklı bir şekilde bulunur ve barış zamanlarında reayanın güvenliğini sağlar (İNAL, 1941, s. 242). Savaşlardan kazanılan topraklar, toplum yapısını da şekillendirmekte ve İmparatorluk bünyesinde oluşan iki sınıfın statülerini de belirlemektedir. Köylülerden oluşan, üretime destek veren ve sultana mutlak bir itaatle bağlı olan reaya sınıfının yanında, askeri sınıfı oluşturan saray halkı, ulema, tımarlı sipahiler, yüksek medrese öğrencileri yer almaktadır (ERDOST, 1989, s. 127). Sanayi Devrimi ve milliyetçilik akımının oluşmaya başladığı döneme kadar devam eden bu başarılı politika, zamanla toprak ağalarının köylü üzerinde kurduğu keyfi tahakküm sonucu İmparatorluk’un nizamını ve dirliğini bozmasıyla tehlikeye girmiştir. Tımar sisteminin yeniden sağlanması için uygulanan politikalar, İmparatorluk’un merkezi otoritesini güçlendirmede yeterli başarıyı elde edememiş, İmparatorluk, ekonomi ve siyasi anlamda çöküntüye uğramıştır. Merkezi yapının bozulmasıyla karşı karşıya kalan İmparatorluk, eski düzenine kavuşmak için reform girişimlerinde bulunmuş ve bu reformlar II. Meşrutiyet Dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’ne giden süreçte devamlılık sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Sonunu Getiren Unsurlar
Osmanlı Devleti 17. yüzyılın sonlarından itibaren yürütülen savaşlardan yenilgiyle çıkmış, fetihlerin durmasıyla beraber, toprak kaybetmeye başlamıştır. Kaybedilen bu topraklardan göç edenler için ikamet edecek yer bulunamamış, mevcut toprak düzeni bozulmuştur. Askeri bir yapıya hükmeden Osmanlı padişahları bu durumdan kurtulmak için, daha fazla savaş kararı vermiş, bu kararlar zaten ekonomik anlamda kötü durumda olan Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya borçlanmasına neden olmuştur.

Osmanlı Devleti merkez ile taşra arasındaki ilişki sadece verginin toplanıp toplanmadığına odaklanınca merkezi denetim zayıflamış, bu ise bir çeşit ‘feodal bey’ tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin çöküşünün iç nedenlerini de oluşturan bu tablo, askeri alanda yenileşme hareketlerinin başlangıcında da etkili olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını hazırlayan dış nedenlerin en başında ise Avrupa Devletleri’nin aralarındaki kavgayı sonlandırmış olması bulunmaktadır. Artık Batılı Devletler Osmanlı karşısında birlikte çalışmaya başlamışlardır (MUMCU, 1996, s. 12). Diğer bir neden ise Fransız Devrimi’yle birlikte filizlenen milliyetçilik akımının yetmiş iki buçuk millete hükmeden Osmanlı Devleti’ni etkilemiş olması vardır. Balkan milletleri, Araplar, Rumlar, Ermeniler ve Kürtler ayaklanmışlar ve Avrupa Devletleri’nin de desteğiyle bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu Osmanlı Devleti için yine toprak kaybı ve iç huzursuzluğa neden olmuştur.

Yabancı devletlere tanınan kapitülasyonlarla birlikte, yabancı tüccarların ülkeye vergisiz girişi garanti edilirken, yerli tüccarların şehirden şehre geçerken dahi vergilendirilmesi, yerli malı satışını olanaksız kılmıştır. Bu da yerli üretimin sonlandırılması anlamına gelir ki artık ülkede yabancı devletlere olan borcu ödemek için gelir elde etme olanağı kalmamıştır. Sonuçta devlet artık bu borçlarını ödeyemeyeceğini ilan eder ve 1881’de Düyun-u Umumiye adı verilen Osmanlı Devleti’nden alacaklı devletlerin temsilcilerinden bir kurul oluşturulur. Osmanlı Maliyesi’nin gelir kaynakları arasından tuz ve tütün tekelleri, damga resmi, balıkçılıktan ve alkollü içeceklerden alınan vergiler, ham ipekten toplanan öşür ile Doğu Rumeli Vilayeti’nin ödediği yıllık vergi Düyun-u Umumiye İdaresi’ne teslim edilecektir (PAMUK, 2002, s. 209). Düyun-u Umumiye İdaresi’yle birlikte gelişmiş ülkeler Osmanlı Devleti’nin finansal kaynaklarını ve piyasasını kontrol etmeye başlamışlardır.

Osmanlı Devleti’ni Kurtarma Çabaları
Osmanlı Devleti’nin eski gücünü yitirmesinin nedeni başlarda ordudaki yetersizlik olarak görülmüş ve askeri alanda reform sürecine gidilmiştir. III. Selim ile başlayan reform sürecine baktığımızda, ülkenin ileri gelen devlet adamlarından oluşan bir Meşveret Meclisi (Danışma Meclisi) kurulmuş, buradan çıkan layihalarla bir dizi reforma girişilmiştir (AKYÜZ, 1997, s. 17). 1794 yılında yeniçerilerin yanında modern ve donanımlı bir ordu kurulmuştur: Nizam-ı Cedid adını alan bu ordu, aynı zamanda döneme de adını vermiştir. Fakat yapılan değişiklikler ordu içinde kalmış, diğer kurumlarda görülmemiştir.

Orduda yapılan yeniliklerin devleti kurtarmaya yetmediğini gören Osmanlı yönetimi, daha geniş çaplı bir yenilik hareketine girişerek, batılı düzende eğitim veren yeni teknik okulları bu dönemde açarak, toplumun kılık-kıyafetine yönelik düzenlemeler yapmış, memurlar için bir ceza kanunu hazırlamış, ayrıca ticaret ve idare hukukları batılılaştırılmaya gidilmiştir. “Tanzimat” adı verilen bu dönemde kişinin mal, can, ırz ve konutunun korunması temelinde, yönetimi hukuk çerçevesine alma çabaları görülmüştür. Bu yenilikler bazı aydınları heveslendirmiş; devletin kurtulması için, her şeyden önce hukuk kurallarının bütün yönetimde tam anlamıyla egemen olması gerektiği düşüncesi yavaş yavaş zihinlere yerleştirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform: Tanzimat Fermanı
Sultan Abdülmecid Dönemi’nde Mustafa Reşit Paşa tarafından 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı’ndan 1876 yılında Kanunî Esasî’nin ilan edilmesiyle başlayacak olan I. Meşrutiyet Dönemi’ne kadar geçen süre “Tanzimat Dönemi” olarak adlandırılır. Kişisel özgürlükler ve gayrimüslim tebaaya tanınan hakların fermanla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk defa gündeme getirilmesi; modernleşme sürecinin ya da İmparatorluk içinde ki dönüşümün başlangıç noktası olarak değerlendirilebilir. Fermanın ilan edilmesindeki sürece baktığımızda Avrupa baskısından ziyade, Tanzimat girişiminin düşünsel ve siyasal arka planı II. Mahmut döneminin Avrupa eksenli seküler-merkeziyetçi dönüşümleri ve yenilikçi siyasal beklentileri çerçevesinde oluştuğu söylenebilir (KUYAŞ, 2006, s. 130). Mısır’ın Suriye ve Adana vilayetlerini işgal edip Osmanlı ordusunu Nizip’te yenilgiye uğratmasıyla aynı dönemde ortaya çıkan ferman; İmparatorluk’un siyasal yapısını değiştirirken; yenilikçi kanadı içinde barındırarak diğer reformların önünü açmıştır. Ferman, her ne kadar muhafazakâr kesimin tepkisini almaktan çekindiği için şeriata bağlılığını gündeme getirse ve bu kaygıdan dolayı geleneksel ve modern yapıları bir arada tutsa da, ferman diğer reformların hazırlanmasında temel faktör olmuştur. Geleneksel ve modern kurumların bir arada olmasından doğan ikilem yeni kurumları işlevsiz kılsa da düşünsel açıdan İmparatorluk, aydınlanma çağına girmiştir. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda yapılan reformların amacına bakacak olursak; vergi sisteminin düzenlenmesi, askerlik hizmetinin zorunlu hale getirilmesi, modern bir devletin işleyişi için zorunlu olsa da yerine getirilememiştir. Üçüncü maddeyi kapsayan tüm Osmanlı tebaasının can, mal, namusunun kanunlar tarafından güvence altına alınması ise yeni bir toplum anlayışının oluşmasına öncülük etmiştir (KUYAŞ, 2006, s. 132). Ferman, padişahın mutlak otoritesinin azaltılmasında etkili olamamış fakat padişahın tam eşitlik ilkesine bağlı olacağını belirtmesinin manevi boyutta kayırmacılığın önüne geçmesi nedeniyle seküler bir devlet yapısının yavaş yavaş oluştuğu söylenilebilir.

II. Abdülhamid ve Kanun-ı Esasî
Tanzimat döneminde ortaya atılan reformlar anayasacılık akımının oluşmasına zemin hazırlamış ve “Genç Osmanlılar” olarak bilinen bir kesim padişahın yetkilerinin kurulacak bir meclisle sınırlandırılması için meşruti bir monarşiye geçilmesini talep etmişti (ÖZBUDUN, 2005, s. 26). Bu doğrultuda Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olarak kabul edilen Kanun-î Esasî 23 Aralık 1876 yılında kabul edildi. Parlamenter sistemin temellerinin atıldığı bu anayasayla birlikte “Meclis-i Umumi” adında iki meclisten meydana gelen bir parlamento kurulmuştur. Heyet-i Ayân ve Heyet-i Mebusân meclislerinden oluşan bu parlamentoda Heyet-i Ayân’ın tüm üyeleri padişah tarafından hayatlarının sonuna kadar görevde kalmak üzere seçilirken Heyet-i Mebusân üyeleri halk tarafından iki dereceli seçimle seçilmektedir (ÖZBUDUN, 2005, s. 26).

1876 Anayasası’nın ilk olmasından dolayı modernleşme ürünü olarak sayılabilirken anayasanın parlamentonun yetkilerini sınırlaması hala padişahın mutlak otoritesinin devam ettiğini ve son sözün ona ait olduğunu göstermektedir. Her iki meclisin kabul ettiği tasarıların padişahın onayı olmadan yürürlüğe girememesi ve parlamento üyesinin kanun teklifinde bulunması için öncelikle padişahtan izin almak zorunda olması, padişahın istediği zaman Meclis-i Mebusan’ı feshedebilmesi bunun kanıtıdır. Zaten “93 Harbi” olarak bilinen Rusya’nın 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş açması sonucunda yenilen Osmanlı Ordusu, II. Abdülhamit’in anayasayı 1878’de askıya alması için bahane olacaktır. Abdülhamit’in II. Meşrutiyet’e kadar uyguladığı baskıcı politikalardan dolayı dönem ‘İstibdat Dönemi’ olarak adlandırılmış ve 33 yıl süren iktidarı boyunca devleti mutlakıyetle yönetmiştir.

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Uzanan Süreklilik Öğeleri
Yukarıda, II. Meşrutiyet dönemine kadar uygulanmaya çalışılan reformlar ele alınarak Osmanlı Devleti’nin Batıyla olan ilişkisinde çeşitli aktörlerin öncü olduğuna ve Batı tarzı bir modernleşmenin getirilmesi için ortaya attığı temel fikirlere değinilmiştir. Daha çok ekonomik kaygılarla gelişen bu süreçte, ikili kurumların bir arada olmasından dolayı yeni kurumlar işlevsiz kalmış ve ulaşılmak istenen amaca hizmet edememiştir. Anayasacılık hareketleri; Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Tanzimat Dönemi’nde başlamış; gayrimüslim tebaanın can, mal ve ırz güvenliğinin kanunlarla güvenceye alınması ve padişahın mutlak otoritesini sınırlayıp rejimin meşruti monarşiyle yönetilmesi, Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-î Esasî’yle gündeme gelmiştir.

İmparatorluğun yapısı gereği iç ve dış tehditlerle karşı karşıya olması, çeşitli bölgelerin bağımsızlıklarını ilan ederek devletten ayrılmaları, iktidardakilerin hırsı ve İmparatorluğun böyle bir ortama hazır olmamasından dolayı bu gelişmeler yarıda kalmış, II. Meşrutiyet dönemine kadar uygulamaya konulmaya cesaret edilememiştir. Osmanlı Devleti’nde yaşayan farklı etnik kökenli grupları bir arada tutmak ve imparatorluğa bağlı kılmak için çeşitli akımlar ortaya çıkmış fakat etkili olamamışlardır. Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık ve Türkçülük alanında ortaya atılan görüşlerin temelinde tebaaya birtakım haklar ve özgürlükler verilip, Fransız Devrimi’nin getirdiği milliyetçilik akımıyla savaşarak tebaayı bu temalar üzerinden bir arada tutmak amaçlanmıştır.

II. Mahmut ve III. Selim Dönemleri’nde başlayan yenilikçi hareketler, Tanzimat Dönemi aydınları olan Genç Osmanlılar ile devam etmiş ve Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında rol oynayan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) üyelerinde süreklilik göstermiştir.

II. Meşrutiyet’in İlanı ve Süreklilik Bağlamında Çok Partili Hayat
II. Meşrutiyet’in ilanı ve Kanun-î Esasî’nin yeniden yürürlüğe girmesinde 8-9 Haziran’da Britanya Kralı ve Rus Çarı II. Nikolay’ın Osmanlı Devleti’nin geleceği ve boğazlar sorunuyla ilgili Reval kentinde yaptığı görüşmenin etkisi vardır. Görüşme sonunda Makedonya’da reform yapılması önerilmiş ve ülkenin istikrarsız ortamı sonucu birçok kentte 23 Temmuz günü meşrutiyet yeniden ilan edilmiştir (KUYAŞ, 2006, s. 196). Ertesi gün olan 24 Temmuz’da ise gazetelerin sansür memurlarına verilmeden çıkartıldığı ilk gün olduğu için Fatih Rıfkı Atay tarafından gazeteciler günü olarak kutlanılması istenmiştir. Bu istibdat döneminde uygulanan baskıcı politikalarının geride kaldığını gösteren en güzel örnektir. Devrim 1908 yılında İmparatorluk’un dış tehditler karşısında bir çözüm olarak gördüğü meşrutiyetin yeniden ilanıyla başlamış ve radikalleşerek devam etmiştir.

II. Abdülhamit, meşrutiyeti ilan ederken İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gücünü zayıflayacağı kanaatinde olmasına rağmen, seçimlerde İTC zaferle çıkmıştır. Burada süreklilik unsuru bakımından seçimlerde yer alan İttihat ve Terakki ile Ahrar Fırkası’nın altını çizmemiz çalışmanın konusunu aydınlatması bakımından önem taşımaktadır. Aynı şekilde değerlendirecek olursak 21 Kasım 1911 de kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, II. Meşrutiyet Dönemi’nde iktidardaki İTC’ye karşı kurulmuş ve 23 Ocak 1913’te “Babıâli Baskını” ile sona ermiştir. Bu iki muhalefet partisi cumhuriyete geçişteki sürekliliği kapsamaktadır.

Cumhuriyet tarihinin Tek Partili yönetiminde gerçekleşen 21 Temmuz 1946 seçimleri çoğu kişinin çok partili hayata geçiş olarak değerlendirdiği bir yanılgıdır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıkan Demokrat Parti’nin yanı sıra seçimlere Çiftçi ve Köylü Partisi, Türkiye Sosyal Demokrat Partisi, Türkiye Sosyalist Partisi gibi partiler katılmıştır. Açık oy gizli sayım ilkesiyle gerçekleşen seçimler anti-demokratik bir ortamda gerçekleşmiştir. II. Meşrutiyet Dönemi’nde gerçekleşen seçimlerde iki farklı partinin yer alması bize 1946 seçimlerinin çok partili sisteme geçişte ilk olmadığını göstermektedir. Bu nedenle çok partili sisteme “geçiş” yerine “dönüş” sözcüğünün kullanılması daha doğrudur (KUYAŞ, 2008). Ayrıca meşrutiyet döneminde ortaya çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Cumhuriyet’in kurucu aktörleri arasında yer almaktadır. Bu bağlamda da aktörler açısından bir süreklilik mevcuttur.

1909 Anayasa Değişiklikleri
“Genç Türkler” olarak tanınan aydın kesim, II. Abdühamid’in baskıcı politikalarını eleştirirken Genç Osmanlılar’a kıyasla daha etkin bir muhalefet olmuş ve 1876 Anayasası’nın tekrar yürürlüğe konmasında rol oynamışlardır. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyse, meşrutiyete karşı olan muhafazakâr kesimin gerçekleştirdiği 31 Mart Vak’ası, Hareket Ordusu tarafından bastırılmasıyla gerçekleşmiş, Anayasa daha demokratik bir parlamenter sistem yönünde değişikliklere uğramıştır (ÖZBUDUN, 2005, s. 27). 1876 Anayasası’nın ilk şeklinde yer alan, Âyân Meclisi ve Meclis-i Mebusân üyelerinin kanun teklif edebilmek için padişahtan izin alma zorunluluğu kalkarken, padişahın meclisi feshetme hakkı, Âyân Meclisi’nin onayının alınması ve ilk 3 ay içinde yeni bir seçim yapılma zorunluluğuna dayandırıldı. Anayasa değişikliğe uğramadan önce padişah istediği zaman meclisi feshetme hakkına sahipti. Bunun yanında, eski anayasaya göre Mebusân Meclisi’nin görünürlüğü, Bakanlar Kurulu’nun Mebusân Meclisi’ne karşı sorumlu olduğunu açıkça belirtmesiyle arttı. Meclislerce kabul edilen kanunlarda ise, padişah tarafından 2 ay içerisinde onaylanması ya da bir defa görüşülmek üzere meclislere gönderilmesi hükmü konuldu. Geri gönderme halinde bu metnin kanunlaşabilmesi için meclislerin 2/3 çoğunluğu gerekliydi (ÖZBUDUN, 2005, s. 27). II. Meşrutiyet’in anayasacılığın gelişmesinde önemli bir yeri olduğu ve 1909 anayasa değişikliğiyle demokratik bir meşruti monarşi anayasasına gidildiği aşikârdır.

Cumhuriyete giden sürece baktığımızda ise, Mustafa Kemal, Ankara’da olağan üstü yetkilere haiz bir meclisin yani kurucu bir meclisin oluşacağını bildirmiş ve Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmıştır. Yürütme kuvvetini kendi bünyesi içinden oluşturan meclis, 20 Ocak 1921 tarihinde ilan edilen 24 maddeden oluşan Teşkilat-ı Esasiye Anayasasını benimsedi (ÖZBUDUN, 2005, s. 28). Anayasanın içeriğine baktığımızda, yasama ve yürütmenin mecliste toplanması, meclisin gerektiğinde Bakanları değiştirebilme yetkisi ona meclis hükümeti özelliğini vermektedir. Bu yöntem demokratik bir hukuk devletinde olması gereken “kuvvetler ayrılığı” ilkesine, yasama ve yürütme erklerinin mecliste toplandığı ve bunun sonucunda “kuvvetler birliği” ilkesini benimsemesi nedeniyle bu duruma ters düşmektedir. Bu bağlamda II. Meşrutiyet’le hayata geçen Meclis-i Umumî, 1. TBMM’nin süreklilik öğesi olarak nitelendirilebilir. Tek farkı meclis hükümeti özelliklerini taşıyan yasama ve yürütmenin yasama kanadında birleşmesi kabul edilebilirken, üç erkin birbirinden ayrılmaması sonucunda kuvvetler ayrılığına ters düşen yönü demokratik bir hukuk devletinin gerekliliklerine uymamaktadır. Diğer bir süreklilik unsuru olarak ele alabileceğimiz kavram “hâkimiyet-i milliye” ilkesinin ilk kez 1908 anayasa değişikliğiyle gündeme gelmesidir (KUYAŞ, 2008, s. 55). Bu bize ulusal egemenliğin 1919’da getirilen bir yenilik olmadığını ve devlet biçiminden ziyade güçler dengesiyle alakalı olduğunu gösterir.

Süreklilik Unsuru Olarak Laiklik ve Kanunlar
Tek Parti yönetiminin “enkaz devraldık” üslubu Medeni Kanun’a dolayısıyla da laikliğe ilişkin olarak cumhuriyet yönetiminin tek olmadığını göstermiştir (KUYAŞ, 2008, s.55). Cumhuriyet dönemiyle karşılaştırıldığında din-devlet ilişkilerinde ve diğer kurumlarda ortaya çıkan laikleşme girişimleri olmasına rağmen, bu girişim Tanzimat’tan sonra ortaya çıkmış ve sınırlı kalmıştır. 1840 yılında Ceza, 1850 yılında ise Ticaret Hukuku Avrupa’dan benimsenen kanunlar çerçevesinde oluşturulmuştur. Burada önemli bir nokta olan şeriat mahkemelerinin gücünü kısıtlayan yeni kurumlar oluşurken, Tanzimat Dönemi’nin başlıca sorunu olan ikililik meselesi, yani yeni kurumlarla eski kurumların bir arada olmasından doğan sorun tekrar gündeme gelmiştir. Bir yandan Şeriat Mahkemelerinin sınırları daraltılırken diğer yandan da Şeriat Mahkemelerinin Şeyhülislama bağlanması sorun teşkil etmiştir (KUYAŞ, 2006, s. 80). Burada şeriat mahkemelerinin yetkilerinin daraltılması laikliğin oluşumunda cumhuriyet dönemi için süreklilik unsuru sayılabilirken, cumhuriyet döneminin uyguladığı politikalarda bu ikiliği sonlandırma isteği ayrılık gösterir.

Kanunları inceleyecek olursak Tanzimat Döneminden sonra Ahmet Cevdet Paşa tarafından hazırlanan İslam Hukuku’na dayanan ve şer’i mahkemelerde kullanılan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin Osmanlı Devleti’nde modernleşmenin temellerini attığını söylemek mümkündür. Mecellenin dışında bırakılan Medeni Hukuk, 1917 yılında Hukuk-u Aile Kararnamesi’yle ele alınmıştır (KUYAŞ, 2006, s. 80). Bu yasayla birlikte tek eşliliğin kabulü, kadınların boşanma haklarının genişletilmesi ve müslim- gayrimüslim ailelerin aynı yasalara tabi olması dinsel kimliklerin bırakılarak laik bir düzenlemenin getirisi olarak sayılabileceğinden süreklilik arz etmektedir.

Sonuç
Cumhuriyetin ortaya çıkış sürecini değerlendirirken Osmanlı Devleti’nde yaşanan modernleşme çabalarının yeni bir devlet oluşumunda yarattığı etkinin göz ardı edilmemesi gerekir. Bu çalışmada askeri alanda başlayan reformların, Tanzimat, Islahat, 1. ve 2. Meşrutiyet dönemlerinde yeni boyutlara ulaştığı, İmparatorluk’un içinden çıkarak oluşan yeni ulus – devletin yaratılma sürecinde süreklilik unsurlarının olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Bu sürekliliğin olması doğal bir gerekliliktir. Hiçbir ulus geleneklerinden, kültürlerinden tamamen sıyrılıp geçmişinden bağımsız olarak yaşamayı başaramaz. Toplumların dinamik yapıları gereği değişimin kaçınılmaz bir unsur olmasının yanında geleneksel yapılardan devralınan ve onu devam ettiren boyutları vardır. Türkiye’nin kuruluş aşamasındaki geçmişle olan hesaplaşma sürecinde, geçmişin silinip bir kenara atılmasından ziyade, geçmişi kabullenip ileriye yönelik değişim süreçlerini oluşturmak amaçlanmalıdır.

Yazar: Merve AKSU

1- AKYÜZ, Y. (1997). Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi: Türk İnkılabını Hazırlık Dönemi ve Türk İstiklal Savaşı. Ankara: YÖK.
2- ERDOST, M. İ. (1989). Osmanlı İmparatorluğu’nda Mülkiyet İlişkileri: Asya Biçimi ve Feodalizm. Ankara: Onur Matbaası.
3- İNAL, H. (1941). Prof. Dr. Halil İNALCIK Makaleleri. Ağustos 6, 2013 tarihinde http://www.inalcik.com/indexTr/halil_inalcik_makaleleri.asp: http://www.inalcik.com/images/pdfs/89230630TANZiMATNEDiR.pdf adresinden alındı
4- İNAL, H. (1941). Prof. Dr. Halil İNALCIK Makaleleri. Ağustos 6, 2013 tarihinde http://www.inalcik.com/indexTr/halil_inalcik_makaleleri.asp: http://www.inalcik.com/images/pdfs/89230630TANZiMATNEDiR.pdf adresinden alındı
5- KUYAŞ, A. (2008). II. Meşrutiyet “100.YIL”. Doğu Batı , 45, 50.
6- KUYAŞ, A. (2008). II. Meşrutiyet, Türk Devrimi Tarihi ve Bugünkü Türkiye. Doğu Batı , 45, 41-56.
7- KUYAŞ, A. (2006). Tarih:1839-1939. İstanbul: TÜSİAD.
8- MUMCU, A. (1996). Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi. İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
9- ÖZBUDUN, E. (2005). Türk Anayasa Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınevi.
10- PAMUK, Ş. (2002). 100 Soruda Osmanlı – Türkiye İktisadi Tarihi 1500 – 1914. İstanbul: Gerçek Yayınları.

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz