Nefretin Söylemi ve İfade Hürriyeti

0
The following two tabs change content below.

Emre Gürbüz

Latest posts by Emre Gürbüz (see all)

“Nefret söylemi” (hate speech) son zamanlarda yaygın bir şekilde üzerinde durulan bir kavram olmaya başladı.   Medyada, sporda, okulda, üniversitelerde, iş ortamlarında bu terimin kendisiyle değil ama karşıladığı manalarla çokça karşılaşır olduk. Hâlbuki “nefret söylemi” kavramının dilimizdeki yerinin çok da eskiye dayanmıyor olması, onunla ilgili birtakım belirsizlikleri de beraberinde getirmiştir. Bu makalede nefret söyleminin kavramsal çerçevesi çizildikten sonra nelerin nefret söylemi olabileceği, nefret söylemiyle karşılaşabileceğimiz alanlar, nefret söylemi ve ifade özgürlüğü tartışmasına kuşatıcı bir bakış ve nefret söyleminin hukuki boyutu tartışılacaktır.

Nefret Söylemi Nedir?

Nefret söyleminin ortak bir tanımını yapmadan onun üzerine düşünmek oldukça zordur. Söylemlerinden nefret ettiğimiz kişilerin söylemleri nefret söylemi olabilir mi? Bir sözün nefret söylemi sayılabilmesi için nefret içeren belli başlı anahtar kelimeler ya da bu bağlamda sıkça başvuracağımız ismiyle, “lakaplar, etiketler” mi içermesi gerekir yoksa sadece nefretle söylenmiş olması yeterli midir? Ortak bir tanımın gerekliliğini çok ciddi olarak göreceğimiz yerlerden bir diğeri de nefret söylemi ile ifade özgürlüğünü karşılaştırdığımız bölüm olacaktır. Bu bağlamda güvenilir bir tanım olarak en çok atıf yapılan tanımı kullanalım. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 1997 yılında yaptığı tanıma göre nefret söylemi, “ırkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizim ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi. Hoşgörüsüzlüğe dayalı nefret, saldırgan milliyetçilik ve etnik merkeziyetçilik, ayrımcılık ve azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli kişilere karşı düşmanlık yoluyla ifade edilen hoşgörüsüzlüğü içermektedir.”  Bu ucu açık tarifin ya da diğer tariflerin herhangi birini nefret söyleminin tanımı olarak kabul etmekte bir sıkıntı yoktur. Ama nefret söyleminin önlenmesi için hukuki yaptırım olmasını isteyenler için, bu tanımın ifade özgürlüğü bağlamında korunması gerekli bir takım konuşmaları da içine alabilir olduğunu hatırlatmak isterim.

Kollarına bağladıkları gamalı haç bantları ve attıkları Yahudi karşıtı sloganlarıyla Nazi sempatizanı bir grubun New York’ta Yahudilerin çok olduğu bir semte doğru yürüdüklerini hayal edin. Ya da üniversitelerimizde okuyan Afrikalı siyahî öğrencilerin, renklerinden ötürü sürekli aşağılandıklarını düşünün. Kadıköy’de alışveriş yapmakta olan bir eşcinsele laf atan insanları veya Kürt olan inşaat işçilerini sırf Kürt oldukları için tartaklayan bir müteahhit düşünün. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz, meselâ başı örtülü olduğu için “irticacı, gerici” diye damgalanan insanlar, farklı bir futbol takımını tuttuğu için küfür edilenler, farklı siyasi görüşten olup farklı bir partiyi desteklediği için küçük görülenler de yukarıdaki örneklerle beraber sayılabilirler. Bu örneklerde de görüldüğü gibi, söylemin sahibi, söylemin hedefine karşı, ırkından, renginden, dini inancından, cinsel eğiliminden, etnik kökeninden ötürü tahkir edici, dışlayıcı bir üslup kullanmaktadır.  Bunun “nefret söylemi” olarak nitelendirilmesi ilk bakışta hepimize doğal görünüyor. Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise, bu söyleme maruz kalanların müşterek bir şekilde vurguladığı olgu: ‘nefret söylemi zararlıdır’. Bu söylemi kullananlar ise aynı şekilde ortak bir biçimde ifade hürriyetini kullandıklarını savunmaktadır. O halde nefret söyleminin sınırlarını iyi çizmek gerekir.

Genel manada nefret söyleminden anlaşılan şey kaba ve tahkir edici bir üslupla söylenen ifadelerdir. Fakat nefret söyleminde asıl zararlı olan nefret söyleminin kendisi, yani vurgulanan lakaplar mıdır yoksa bu söylemin ifade ettikleri, yani diğer bir deyişle, arka planındaki bilgi midir? Burada -kesinlikle örnek vermekten başka bir gayem olmadığını ihtar ederek- şu misali ele alalım. (a)“Araplar coğrafyalarının sıcaklığından ötürü tembeldir. Fazla düşünmeyi ve rahatlarını bozacak şekilde zora gelmeyi sevmezler.” ifadesi ile (b)“Aylak Araplar! Kalleştir onlar! ” ve (c)“Arap! O ne Ermeni’dir o! O ne Yahudi’dir! Kürt!”  şeklindeki üç söylemden (a) hariç diğer ikisi nefret söylemi olarak düşünülebilir. Ama (c) söyleminde, asıl yaralayıcı olan, söylemin kendisi değil, arka planındaki düşünce ve ifade ettiği manadır. (a) ise nefret söyleminden ziyade, ifade hürriyeti kapsamındadır. Evet, San Diego Üniversitesi’nden hukuk profesörü Lawrence A. Alexander bu konuda şunu söyler: “Lakaplar şeklindeki nefret söylemi, taşıdığı acı veren ve rahatsız eden bilgiler nedeniyle zarar verebilir, ancak bu zararı ileten tek şey nefret söylemi değildir.Zararlı olan, söylemin kendisi değil ifade ettikleridir. Yine Alexander’a göre nefret söyleminin birkaç yönden zararlı olduğu iddia edilmektedir. “Evvelâ nefret söylemi hakaret edicidir ve bu hakaretler psikolojik olarak yaralayıcı, duygusal anlamda da ıstırap vericidir. İkinci olarak okul ve iş çevrelerinde fırsat eşitsizliği yaratır. Üçüncüsü, nefret söylemi, hedefi olanları ifade özgürlüğünden mahrum bırakır. Dördüncüsü, toplumun kaidelerini hafife alarak, onları tahkir ederek zedeler. Beşinci ve son olarak da bu bir saygısızlık ifadesidir ve hedefini küçük düşürür.” Nefret söylemi aynı zamanda insanları uzaklaştırır ve böler. Bunun çok açık bir örneği tarihte Ruanda katliamında görüldü. Orada Hutu’lar ve Tutsi’ler nefret söylemiyle birbirlerinden iyice uzaklaştılar. Aradaki sürtüşmeler nefret söylemiyle körüklendi ve neticede Hutu’lar bir milyona yakın Tutsi’yi katletti. Buradaki katliamın ve ondan da önce bölünmenin sebebi elbette sadece nefret söylemi değildi ama nefret söyleminin körüklediği ayrışma ve kızgınlık sonuçta önüne geçilemez bir hal almıştı. Bir başka zarar ise şudur ki nefret söylemi, nefret suçlarına götürebilir. 2012 yılına ait FBI raporunda ABD’de belli bir ırka, dine, cinsel eğilime, milli kökene karşı önyargının sevk ettiği 5796 nefret suçu işlendiği kaydedilmiştir. Prof. Dr. Melek Göregenli’ye göre, “diğer suç tiplerinden farklı olarak nefret suçları, saldırganların, kurbanlarının var oluşlarına yönelik tehditleridir ve kurbanlar bireysel, kişisel özellikleri ya da edimleri değil, ait oldukları grubun varlığı, o gruba aidiyetleri nedeniyle nefret suçlarının hedefidirler. Bu nedenle nefret suçları konusuyla ilgili her şey doğası gereği toplumsaldır.” Nefret suçlarına götüren sebeplerden birinin de nefret söylemi olduğunu kabul edersek, o halde nefret söyleminin de toplumsal bir mevzu olduğunu kabul etmek gerekir. Toplumsal olan bir mevzu da sadece fiilin muhataplarını değil herkesi ilgilendirir.

Ülkemizde nefret suçlarından ve tabi ki nefret söyleminden nasibini alanlar arasında sanatçı Ahmet Kaya ve gazeteci yazar Hrant Dink’i sayabiliriz. Hrant Dink öldürüldüğünde insanların “Hepimiz Hrant’ız” diye slogan atmaları aslında nefret söyleminin herkesi ilgilendirdiğine örnektir. Zira “tüm Kürtler şöyledir, tüm Araplar şöyledir, tüm Müslümanlar…, tüm Yahudiler…, tüm siyahlar…, tüm erkekler…, tüm kadınlar…” şeklinde söylemler ‘tüm’e karşı bir nefreti ifade eder. Onlara karşı bu saiklerle işlenen suçlar da doğal olarak ‘tüm’e karşı işlenen suçlar olarak değerlendirilebilir.

Tıpkı aşk, sevgi,  heyecan ve korku gibi, nefret de insanın mizacındaki tabii duygularından biridir. Hatta bazı durumlarda nefrete ihtiyaç bile duyulabilir. Her ne kadar Robert Post ‘nefret’ in ‘hoşlanmama’nın aşırısı olduğunu ve aşırılıkların engellenmesi gereğinden yola çıkarak nefretin de engellenebileceğini savunsa da, kanımca nefret ve hoşlanmama birbirinden farklı duygulardır. Nefret bir eylem halidir, proaktiftir, hoşlanmama ise daha çok tepkiseldir. İnsanın doğası gereği sahip olduğu duyguları ifade etmesinden daha doğal ne olabilir? Nefretin ifade edilmesine getirilecek herhangi bir baskı hem fertler ölçeğinde hem de toplumsal ölçekte daha başka sorunlara yol açabilir. Peki, burada bir ayrım olması gerekir mi gerekmez mi? O halde nefret ve ifade hürriyeti tartışmasına daha yakından bakalım.

Nefretin İfadesi Olan Söylemler ve İfade Hürriyeti

“Her insan gibi ben de gerek kişilerden, gerek kurumlardan, kavramlardan nefret edebilirim. Başkaları da benden veya benim inandıklarımdan nefret edebilir. Önce bunun doğallığını kabul etmek gerekiyor. Müslümanlar ateistlerden, Hristiyanlar Yahudilerden, Galatasaraylılar Fenerbahçelilerden (…) nefret edebilir. Yasak getirmek bu nefreti azaltmayacaktır. Hatta bastırıldığı için farklı patolojik sonuçlar doğurması da kaçınılmaz.” diyor Ulvi Yaman. “Bir şeyden nefret ediyorsam bunu söylemek, dile getirmek istiyorum. Bu beni ben yapan hakkım, ifade özgürlüğüm.(…) Aynı şekilde kimin ne düşündüğünü, nefretini, kinini de görmek, bilmek istiyorum. Tetikçilik yapmadığım, linç kampanyasına dönüştürmediğim sürece neden olmasın?” diye ekliyor. Yukarıdaki cümleleri çoğu insanın ağzından duyabiliriz. Peki, nefret gelişigüzel herhangi bir şekilde ifade edilebilir mi? Buna verilecek cevap, sorunun farklı açılardan ele alınmasını gerektiriyor.

Öncelikle ifade hürriyetinin ne olduğuna bakalım. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19’uncu maddesi ifade hürriyetini şöyle tarif eder: “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.” Yukarıda da görüldüğü gibi ifade özgürlüğü her ferdin sahip olduğu bir şeydir. Ne sadece siyasete, futbola özgüdür ne de belirsiz bir zaman sınırlamasına muhataptır. Benjamin Franklin ise ifade hürriyeti konusunda şunu söylemiştir: “İfade hürriyeti, hür bir devleti ayakta tutan ana sütunlardan biridir. Eğer bu sütun oradan alınırsa, hür toplum terkibi bozulur ve zalimlik o enkazın üstünde yeniden ayağa kalkar.” Amerikan Anayasasının birinci değişiklik maddesi 5 Aralık 1971’de yapılmıştır ve şunu öngörür: “Kongre, bir dinin kabulüne ilişkin veya bir dinin özgürce yaşanmasına karşı; ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayıcı ya da insanların barışçıl toplanma ve şikayetlerinin giderilmesine dair devletten talepte bulunma haklarına engel olabilecek hiçbir yasa çıkaramaz.”

Özellikle günümüzde nefret söylemi ve ifade özgürlüğü bağlamında Avrupa’da ve Amerika’da yapılan tartışmalarda en çok atıfta bulunulan nokta, Amerikan Anayasasının bu birinci değişiklik maddesidir. Amerikalı hukukçular ve düşünürler bu madde uyarınca düşünme ve ifade etme özgürlüğünün sınırlandırılamayacağını ve bunun hayatın her alanında işletilmesi gereken bir kurum olduğunu savunurlar. George Washington 1783 yılında ordu mensuplarına yaptığı bir konuşmada şunu söylemiştir: “Eğer insanlar, en ciddi ve endişe verici neticeler doğurabilecek bir mesele hakkında da olsa, duygularını ifade etmekten alıkonacaksa mantık bizim hiçbir şeyimize yaramaz, o halde, ifade hürriyetimiz alınabilir ve biz, tıpkı bir koyun gibi aptal ve sessiz, kesilmeye götürülebiliriz.”

Avrupa ise bu konuya biraz daha ihtiyatlı yaklaşır. Belçika ve Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinin yasalarında ve ceza kanunlarında Yahudi soykırımını reddetmek suç sayılır. Yine birçok Avrupa ülkesinde nefreti körükleyen, ayrımcı içerikte olan, kişi onur ve haysiyetini zedeleyen, dini ritüelleri alaya alan veya küçümseyen söylemler suç sayılmıştır. Bu suça verilen cezalar ise ülkeden ülkeye değişmektedir. Mesela Almanya’da “yaygın nefreti tahrik” etmek 5 yıla kadar varan hapisle cezalandırılabilmektedir. Bu ihtiyatlı tutumu Avrupa’nın tarihindeki acı hatıralara, mesela Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın yıkıcı etkisine bağlayanlar vardır. Hâlbuki Amerika’da yaşanan İç Savaş ve çeteler arasındaki savaşlar da Amerikan halkı için oldukça yıkıcı olmuştur. Üstelik çok eski olmayan bir tarihe kadar zenciler ve beyazlar arasında sürüp giden ayrışma hepimizin malumudur. Ne var ki Amerika, ifade hürriyetinin kısıtlanmasını bu sorunların bir ilacı veya çözümü olarak görmemektedir. İfade özgürlüğünü kısıtlamak sadece bu sorunların üstünü örtmek olacaktır. Eğer ten rengi siyah olanlarla beyaz olanlar arasında bir sorun varsa bunu sümenaltı etmek sorunu çözmez, yalnızca açık olan yaranın üstüne bandaj yapıştırmak gibi onun daha da iltihaplanmasına sebep olur. İnsanlar ister derinlemesine bildikleri konular hakkında olsun, isterse çok aşina olmadıkları mevzularda olsun, belirli fikirlere sahip olabilirler. Bu fikirler yanlış da olabilir. Ama bu fikirlerin yanlış mı doğru mu olduğunu, onlar dile getirilinceye kadar bilemeyiz. Üstelik yanlış fikirler bile bazı noktaların aydınlanmasına, hangi noktaların aydınlatılması gerektiğini göstererek yardımcı olurlar. Onları daha dinlemeden önlerini tıkamak bir toplumun ve hatta insanlığın ileriye gidişini durdurabilir. Evet, zamanında kilisenin tekelinde olan eğitim sistemi, düşünce üzerindeki baskılar, aforoz edilme endişesi, Avrupa’nın karanlık çağlarda kalmasının başlıca sebebiydi. O halde fikirlerin özgürce dolaşımda olması, tıpkı nefesin akciğerlerimize dolarken hiçbir tıkanıklığa uğramadan gelmesi gibi hayatîdir. Fikirler özgürce solunmalı ve engele uğramadan salınmalıdır. Örneği ilerletecek olursak, havada sağlığa zararlı ve yararlı birçok gaz aynı anda bulunmaktadır. Hatta bazı ortamlarda solunan hava elbette temiz olmayabilir ancak bunu gidermenin yolu orada solunumu durdurmak mıdır yoksa oraya daha fazla temiz havanın girmesine yardımcı olmak mı?

Konuya bir de “haklar” perspektifinden bakmakta yarar var. Evet, ifade hürriyeti de bir haktır. Hatta öyle ki, oy verme hakkı gibi diğer temel haklar da ifade hürriyeti olmadan anlamını yitirmekte ve değersizleşmektedir. Bu hakların korunmasının son derece elzem olduğu da muhakkaktır; fakat tıpkı ifade hürriyetine olan hakkımız gibi, namuslu ve haysiyetli yaşama, özel hayatın mahremiyeti gibi diğer hakların da ifade hürriyeti ile beraber düşünülmesi gerekir. Çok doğal bir duygu olan nefretin ifade edilmesi sırasında bir başkasının mahremiyeti zedelenebilir veya bu onun şeref ve haysiyetli yaşama hakkına dokunabilir. Bunun en açık örneğine sosyal medyada veya gazete ve televizyonlarda rastlanmaktadır. Bir grubu veya topluluğu dışlayıcı, hakaret içerikli söylemler, dozunu ve sayısını her geçen gün artırmaktadır. Ne var ki medya gibi sınırsız alanlarda, kişi mahremiyeti ve haysiyet ve şerefli yaşama hakkının nerede başlayıp nerede bittiğine dair sınırlar koymak, bir çöldeki kum tepeciklerine sınır koymak gibidir.

Nefret söyleminin ifade özgürlüğü hakkı olarak değerlendirilebilmesi için de yukarıda bahsettiğimiz hakların sınırına girmemesi gerekir. Eğer bu sınırlar ihlal edilecek olursa, bunların olmasının anlamı ortadan kalkar. Öyle ya, bir kere sınırı geçenler için artık sınır yoktur. Fakat bunu belirleyecek olan yasalar ve kanunlar eliyle devlet değil, bizzat toplumun kendisi olmalıdır. “Öncelikle nefret söylemi üretimini bilinçli, bilinçsiz, kasıtlı, ayrımcı, nefret yayma, şiddeti tahrik gibi birçok eksende ele almak ve ona göre değerlendirmek gerekiyor.  Nefret söylemiyle mücadele, yasa ve hukuktan önce devletin ideolojik aygıtlarıyla, eğitim müfredatıyla, STK’ların konuya göstereceği hassasiyetle, pozitif örnekler yaratmak ve bunları teşvik etmekle, dışlamakla, deşifre etmekle, sosyal medyada bizlerin göstereceği hassasiyetle gerçekleştirilmeli.” Ancak, pek üzerinde durulmamış olsa da aslında T.C. Anayasası ve Türk Ceza Kanunu’nda ceza kanununda bu düzenlemeler vardır. Nefret söylemi bizim ceza kanunumuza ismen değil, tanım olarak girmiş. Bu konuda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesi şöyle demektedir: 1) Halkın sosyal sınıf, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.”

Sonuç

Nefret söylemini aza indirmek ve fikir özgürlüğünü ileriye çekmek konusunda toplum olarak bize düşen şey hoşgörü ve tahammül göstermeyi öğrenmektir. Aynı zembereğin dişlileri farklı yöne dönseler de sistemi çalıştırırlar. Evet, belki kültürümüzde ve yazılı kaynaklarımızda nefret söylemine dair çok malzeme bulmak mümkün değildir ancak hoşgörü ve tahammül ile ilgili tam bir deryaya sahibiz.  Son olarak Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nden şu beyitle bitirelim:

“Durur ahkâm-ı nusret ittihâd-ı kalb-i millette

Çıkar âsâr-ı rahmet ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

Emre Gürbüz

KAYNAKÇA

  1. Alexander, L. (1996). Banning Hate Speech and Sticks and Stones Defence. Constitutional Commentary (13), 71-100.
  2. FBI National Press Office. (2013, Eylül 16). FBI Releases 2012 Crime Statistics. Mayıs 7, 2014 tarihinde The FBI Federal Bureau of Investigation: http://www.fbi.gov/news/pressrel/press-releases/fbi-releases-2012-crime-statistics adresinden alındı
  3. Göregenli, M. (2012, Mart 28). Nefret Suçları Kimin Sorunu. Mayıs 7, 2014 tarihinde nefretsoylemi.org: http://www.nefretsoylemi.org/detay.asp?id=404&bolum=makale adresinden alındı
  4. Post, R. C. (2009). Hate Speech. I. Hare, & J. Weinstein (Dü) içinde, Extreme Speech and Democracy. Oxford University Press.
  5. Yaman, U. (2012, Temmuz 23). Nefretin Adı: Söylem. Mayıs 7, 2014 tarihinde BT.net.com.tr: http://www.btnet.com.tr/54197-nefretin-adi-soylem-konuk-yazar.html adresinden alındı
Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz