Pratik Barış Teorisi : ‘Öteki’ni ‘Biz’leştirmek

0
The following two tabs change content below.

Gerek doğuştan gerekse sonradan kazanılan özellikler neticesinde kaçınılmaz farklılıklara sahip olan insanlar, kendilerini tanıma ve tanıtmaya ihtiyaç duyduklarında, bu farklılıklar üzerinden yola çıkmışlardır. ‘Biz’ ve ‘öteki’ kavramları böyle bir anlama ve anlamlandırma ihtiyacı sonucunda doğmuştur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin de deklare ettiği gibi temelde ‘insan’ olmaları dolayısıyla mutlak bir eşitliğe sahip olan insanlık, zamanla kendilerini birleştiren bu anlayıştan uzaklaşıp kendisi gibi olmayanı ‘kategorize’ etmeye çalışmıştır. Ait olduğu topluluğun, ulusun ya da dinin perspektifinden dünyaya bakan ‘biz’, ‘biz’den farklı olanı hemen damgalamış ve ‘ötekileştirme’ yoluna gitmiştir. Toplumda meydana gelen tüm aksaklıkların faturasının ‘öteki’ne kesilmesi açısından çok pratik olan bu yöntem, ayrışmayı beraberinde getirmiştir ve temelde birleştirici olan yalnızca insan olma düşüncesinden kopuşa sebep olmuştur. Bu anlayış aynı zamanda ‘bencil’ bir ‘biz’ olgusunu netice vermiş ve toplumu oluşturan bireylerin yalnızca kendisi ve mensubu olduğu ‘biz’ açısından dünyayı algılamasını telkin etmiştir.

Toplumu oluşturan insanların yalnızca kişisel çıkarları için bir araya geldiğini savunan toplum sözleşmesi teorileri, dünya barışının tesisini açıklamak açısından yetersiz kalmaktadır. İnsanların farklılıklarını zenginlik olarak görüp farklı olanların birbirlerini tamamlaması düşüncesiyle bir toplum oluşturulması fikri, barışın temel unsuru olarak öne çıkmaktadır. İnsanların en başta birleştirici özellikleri olan yalnızca insan olmaları anlayışına geri dönülmesi ‘ötekinin bizleştirilmesi’ni netice verir. Ait olduğu değer yargılarını bir kenara bırakıp mutlak eşitliği öngören insan olma düşüncesi ile dünyayı anlamlandıran ‘biz’ için artık ‘öteki’ olmayacaktır; zira bu algılayış ‘biz’ kavramını da ortadan kaldıracak yerine ‘insan’ kavramını sunacaktır.

‘Öteki’ ve ‘Biz’ Dikotomisi

“Öteki”, “öte” kelimesinden türemiştir ve “iki şeyden, konuşulmakta veya göz önünde tutulmakta olandan geride kalanı” olarak tanımlanmaktadır (Türkçe Sözlük, 1969:586). Birçok anlama sahip olan “öte” ise “(1) konuşanın, temel olarak aldığı bir şeyden daha uzak olan yer veya şey; (2) bir şeyin, arkadan gelen kısmı; (3) öbür yan; (4) sıfat olarak ise konuşana göre uzakta kalan”dır (Türkçe Sözlük, 1969:586). Buna göre Türkçede, antropolojik manada “’biz’den olmayan insanlar” (Aydın, 2003:661) olarak isimlendirilen “Öteki”, birçok Avrupa dilinin kökenini oluşturan Latincede ise alius (alia ve aliud) kelimesi ile ifade edilmektedir. Kelimenin en dikkat çekici yönü, İngilizcedeki alien (“yabancı”) sözcüğünün kökeni olmasıdır. Bir diğer Latince “Öteki” kelimesi ise ceterus’tur ve “kalan (öteki)” anlamına gelmektedir. Romalı olmayanları belirten bir başka “Öteki” kelimesi de, bugün dahi bu ötekilik mirasını sürdüren barbaria’dır. Yunancadaki allos ( άλλος) kelimesi ise Latincedeki alius kelimesiyle aynı anlamdadır. Allos ve alius kelimelerinin ortak özelliği zıtlarının idem (Lat.) ve idios (Yun. ίδιος) yani “aynı” kelimesi olmasıdır. Dolayısıyla Avrupa’yı derinden etkileyen bu kültürler açısından “Öteki”, aynı zamanda keskin bir farklılığı ifade etmektedir. Türkçedeki “Öteki” kelimesi ise Latince ceterus’a (İng. the rest) yani “geri kalan”a daha yakındır (Nahya, 2011:29).

Etimolojik açıdan incelemesi yapılan ‘öteki’ kavramı, temelde ‘farklılık’ esasına dayanmaktadır. İnsanlar, gerek doğuştan getirilen özellikler gerekse de sonradan kazanılan veyahut kaybedilen nitelikler bakımından bir farklılaşmaya maruz kalmak durumundadırlar. Bu bakış açısıyla, konu ele alındığında, tarih en ilkel devirlerden itibaren bir ‘farklılaşma tarihi’ olarak kabul edilebilir. “En ilkel topluluklardan günümüze kadar uzanan tüm insanlık tarihi, diğer canlılardan farklı olarak insanın, ‘uniform’ (tek tip) bir yapıda olmadığını göstermektedir. Bu ‘uniform’ olmayışın, yaş, cinsiyet, vücut yapısı, zekâ düzeyi vb. ‘tabii’ özelliklerinin yanı sıra; servet, eğitim, itibar, nesep vb. ‘sosyal’ nitelikleri de vardır” (Arslantürk ve Amman; 2009:357).

İnsan doğası ‘tektipleşme’ye müsaade etmez. Gerek fiziki gerekse metafizik unsurlar bakımından farklılaşma kaçınılmazdır. İşte bu farklılaşmalar ‘biz’ ve ‘öteki’ olgularının vücut bulmasında en etkili unsurlar olmuşlardır. Kendisi gibi olmayanı anlamaya gayret eden insanoğlu, farklı olanı bir kimliğe büründürmek istemiştir. Fakat bu kimlik, bir karşıtlıktan ziyade bir ‘muğlâk’lığın müşahhaslaştırılması şeklinde ortaya çıkacaktır. Zira ortada bir karşıtlıktan veya başka bir ifadeyle bir dikotomiden öte bir belirsizlik mevcuttur. Bu kararsızlığın bir sonuca bağlanması ise modernitenin doğuşu ile mümkün olabilmiştir. Modernite muğlâklığı yok etmeyi, anlamlandırma sorunlarını en aza indirmeyi ve böylece kesin olmayan olguları azaltmayı temel almaktadır. Modernitenin bu amacına uygun olarak ‘öteki’ bir kategori içine dâhil edilir ve bu da ‘düşman’ kategorisi olur. Çünkü ‘biz olmayanlar’ hiçbir şey olmadıklarından, her şey olabilirler. Zıtlıkların düzenleyici gücüne bir son verirler. Zıtlıklar bilgilenmeyi ve eylemi mümkün kılarlarken, kararsızlıklar çaresizliği hedef alırlar. Zıtlıkların ve kararsızlıkların yarattığı bu çaresizlik ve modern toplumun kesinliğe verdiği önemden dolayı ‘öteki’, doğrudan düşman kategorisine yerleştirilir (İnce, 2003: 258-259). Dolayısıyla, modern anlayışta ‘biz’ ve ‘öteki’, birbirinin zıttıdır ve bu kavramlardan birinin üzerine inşa edilecek herhangi bir düşünce haliyle diğerinin karşıtı konumunda yerini alacaktır. Bu durum ise ‘öteki’nin modern toplumun ‘düşman’ algısının mağduru olmasına sebebiyet verecektir.

Toplumda ‘Öteki’ Olmak

İnsan, doğası gereği sosyal bir varlıktır. Toplum içerisinde diğer insanlar ile sürekli etkileşim halinde olmak durumundadır. En ilkel çağlardan beri, insanların bir arada yaşadıkları bilinmektedir. Bazen bir tarım havzası olan birlikte yaşama alanı bazen de bir dağ eteği olarak belirlenmiştir. Yani insanlar, insan olmanın getirdiği zorlukları ancak toplumsal bir hayat içerisinde aşabileceklerini düşündüklerinden bir arada yaşam kaçınılmaz olagelmiştir. Toplumsal yaşam ve birliktelik hakkında siyaset teorisyenlerince çeşitli düşünceler öne sürülmüştür. Bu düşünceler adeta bir ‘consensus(oydaşma)’ ile, insanın başıboşluktan sıyrılıp bir siyasal toplumun parçası olması gerektiğini aksi takdirde bir dirlik-düzenin tesis edilemeyeceğini vurgulamışlardır. O halde siyasal toplumu oluşturan insanların temel amacı, toplumda bir düzen yaratmaktır.

Düzen olgusu, dikotomik bakış açısıyla ele alındığında bir ‘düzensizlik’  durumunun varlığı halinde söz konusu olur. Düzensizlik ise ‘düzen bozan’ların sebebiyet verdiği bir durumdur. ‘Düzen bozan’ olma potansiyeli, ‘biz’ açısından ‘öteki’yi tanımlayan en önemli unsurdur. Biz’ ne kadar istikrarsızlık getirmeyecek olan, düzenin yeniden üretimini sağlayan ve bu nedenle toplumun var oluş amacına uyan ise ‘öteki’ de o kadar düzen bozma, istikrarsızlık getirme, düzenin işleyişini sağlayan gelenek, yasa, normların içini boşaltma potansiyeline sahip ve tehlikeli olandır. ‘Düzen bozan’ tabiri aslında, ‘biz olmayanlar’ın ‘biz’e göre tanımlanmasıdır. ‘Biz’, tektiplik öngörür. Fertlerinin birbirinden farksız olması, temel özelliğidir. Farklılaşan artık ‘biz’den değildir, muğlâklaşmıştır ve ‘öteki’leşmiştir. Artık ‘öteki’ kötüdür, düzen bozandır, huzuru kaçırandır; zira farklıdır.

Toplumdaki sorunların kaynağı olarak ‘öteki’nin gösterilmesi, ‘önyargı’ kavramı ile açıklanabilmektedir. Önyargı aslında kurgulananı vurgulamaktır. ‘Öteki’ için kurgulanan özellikleri ‘öteki’ye iliştirmektir. İnsan zihninin kategorileştirmeye olan ihtiyacını karşılayan kavram, önyargıdır. Schnapper bu durumu şöyle ifade eder : “İnsanoğlu, kavramlardan ve kategorilerden yola çıkarak, hükmetmek istediği gerçeği düzene sokar. Gerçeğin karmaşıklığını azaltan kategorilerin varlığı insan düşüncesinin ve eyleminin önkoşuludur. Kategorileştirme bilinmezi bilinir kılarak bireyin gündelik yaşantıyı yönlendirmesini, nesneleri ve deneyimleri tanımlamasını sağlar.” (Schnapper, 2005:154) Bu açıdan bakıldığında oldukça doğal bir süreç gibi görünen kategorileştirme, insanların kendisini bir kategoriye mensup hissetme zorunluluğu doğuracağından toplumun ayrışmasını netice verir. Kendi kategorisi ile başka kategoriler arasında ‘değer’ muhasebesi yapan kişi, başka kategorileri, olduğundan değersiz görmeye başlar. Neticede “grup üyelerine atfedilen nitelik, bu kategoriye bağlı bütün değerleri işin içine sokan nedensel bir açıklamaya yönlendirir. Kategorinin kendisi öz halini alır. O andan itibaren her bireyi bu özün tek ürünü oluverir; kendini de, yalnızca aidiyet kategorisinin gölgeolayı olarak tanımlar. Böylelikle kategorileştirme süreci algıları genelleştirmeye, gruplar arasındaki aykırılıkları vurgulamaya ve üstü açık ya da kapalı olumlu ya da olumsuz değer yargıları atfetmeye yol açar” (Schnapper, 2005:154). Önyargı neticesinde ‘biz’ açısından daha da ‘öteki’ haline gelen ‘öteki’, artık toplumsal sorunların tek sebebi olarak görülür. Toplumdaki sorunların  ‘öteki’ sayılan grubun üzerine atılması,  toplumun diğer kesimleri için birleştirici bir unsur haline gelir. “Kendi zorluklarını başkasının üstüne atmak, bireylerin ve grupların iç çatışmalarını çözmeyi sağlayan bir savunma mekanizmasıdır. Dış düşmanın varlığının, bir grubun kaynaşmasına ne denli katkıda bulunduğu bilinir” (Schnapper, 2005: 137). Toplum içerisinde çıkan çatışmalar, Durkheim’in deyimiyle, bir ‘günah keçisi’ yaratılarak savuşturulur ve böylelikle ‘biz’, hiçbir zaman ‘düzen bozan’ olmaz. İşte ‘biz’i oluşturan da bu ‘günah keçisi öteki’ kavramıdır. ‘Öteki’nin sözde ‘düzen bozanlıkları’na karşı birlik ve beraberlik içinde olanlar ‘biz’i meydana getirir. ‘Öteki’yi tanımlayan ‘biz’den uzaklığı iken, ‘biz’i oluşturan da ‘öteki’dir. Aslında netice itibariyle iki taraf da birbirine göre ‘öteki’dir.

‘Öteki’leştirmeyen Farklılık

Toplumu oluşturan bireyler, engellenemez bir biçimde farklıdır. Hiçbir ferdin bir başkasının kopyası niteliğinde görülecek derecede aynılaşmasının mümkün olmadığı tarihsel olarak da bilimsel araştırmalarca da sabittir. Aynı ailede doğup aynı sosyal çevrede gelişip aynı eğitim sürecine tabi tutulsalar bile mutlak farklılıklar sergileyen bireylerin oluşturduğu insan türü için farklılaşma kaçınılmazdır. Farklılaşmanın kaçınılmaz olması, netice itibariyle iki kavramın varlığının sorgulanmasını gerekli kılar: çatışma ve bütünleşme. ‘Biz’ gibi olmadıkları için ‘öteki’leştirilenler ile ‘biz’ arasındaki ‘farklılık’, çatışmayı mı yoksa birlikteliği, bütünleşmeyi mi doğuracaktır? Birtakım farklılıklara sahip, başka bir deyişle ‘biz’e benzemeyeni “öteki” kategorisine yerleştirmek ve ‘öteki’leştirilen bu kişiliği dışlamak doğal bir tepki midir? Yoksa insan doğası, aslında bu farklılıkları birer birleşme ve bütünleşme aracı olarak görmeye ve bir zenginlik olarak değerlendirmeye daha mı yatkındır?

İnsan doğası gereği tek başına hayatını idame ettiremez. Her ihtiyacını kendisi karşılayamaz. Kendisinde bulunmayan birtakım özellikler nedeniyle, ‘farklı’lara da gereksinim duyar. İşte bu noktada farklılaşma, farklı ihtiyaçların karşılanmasını kolaylaştırmak suretiyle sosyal bir birliktelik oluşturmayı ve oluşan sosyal bünyenin varlığını devam ettirmeyi mümkün kılmaktadır. Hatta insan vücudunda sürekli aynı tür hücrelerde artış yaşanmasının kanser denilen ölümcül sonucu doğurması gibi (Karaca, 2012:234), toplum bireylerinin de giderek benzeşmesi, olumlu ve istenir bir netice değil, hastalıklı bir durumu netice vereceğinden farklılaşma olmazsa olmaz(sine qua non) bir olgudur. İnsanların birbirinden farklı olması kaçınılmaz bir durumdur.

Öteki”ni “Biz”leştirmek: Barış

İnsanların toplumu oluşturma sürecini açıklamaya yönelik olarak çeşitli toplum sözleşmeleri öne sürülmüştür. Hobbes, Locke, Rousseau gibi düşünürler insanın doğa durumundan toplum hayatına geçişini açıklamaya çalışmışlardır. Birleştikleri nokta, insanların kişisel çıkarlarının bir toplum oluşturmaları için itici sebep olduğu yönündedir. Bu teoriler uyarınca insanlar, güvenliklerini sağlamak veya malvarlıklarını koruma altına almak adına bir araya gelmişler ve bir üst otorite olan devleti oluşturmuşlardır. Güvenlik, malvarlığı ya da özgürlük söz konusu olduğunda itici güç, her bireye özgü kişisel çıkarların korunması şeklinde algılanmıştır. Bu teorilere göre, insan sadece kendi ve -dolaylı olarak kendisini etkileyeceği için- kendi gibi olanların çıkarlarını düşünür. ‘Biz’ ve ‘biz’ gibi olanlar önemlidir. ‘Öteki’ de kendi çıkarlarını kendisi düşünmelidir. ‘Biz’ açısından tek önemli olan durum, çıkarlardır; çıkarların ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesidir. Şayet çıkarlar çatışırsa, ‘öteki’ ile savaşmak bile meşrudur. Zira “öteki”nin çıkarları ‘biz’ için bir değer arz etmemektedir. ‘Öteki’ de kendi çıkarları için savaşmalıdır. ‘İnsan insanın kurdudur.” diyen Hobbes da, struggle for life’ın(hayat için savaşın) evrimin itici gücü olduğuna inanan Darwin de işte bu anlayışın temsilcisidir(Eco, 2005: 35).

Çatışma üzerine kurulan toplum sözleşmelerinden sıyrılıp, toplumun oluşumunu farklı bir açıdan ele almak gerekir. Toplumun varoluşunu başka bir açıdan yorumlayan İbn-i Haldun’a göre insanları bir araya gelmeye iten güç diğerkâm bir karakter taşır; bunu ifade etmek için de asabiyya(dayanışma) kavramını ve neticede asabiyet teorisini(İbni Haldun, 2012: 94) öne sürer. Burada söz konusu olan, toplumsal birlikteliği; insanları bir araya gelmeye, toplanmaya yönelten şeyi açıklamaya çalışan bambaşka bir bakış açısıdır. Bu teori bağlamında güvenlik, malvarlığı ya da özgürlük söz konusu olduğunda itici güç, her bireye özgü kişisel çıkarların korunması değildir. Tersine, dayanışma, ‘öteki’ yararına girişilen bir özyıkımdır. Diğerkâm bir duygudan kaynaklanır. ‘öteki’ne açılmayı ifade eder (Nusseibeh, 2005: 263). Bu açıdan bakıldığında, toplum bir çatışma alanı değildir ve ‘biz’ çıkarları için ‘öteki’ ile çatışmaz; bilakis diğerkâm bir dayanışma (asabiyya) içindedir.

Kişisel çıkarları ön plana alan ve bu çıkarlar uğruna savaşmayı öngören toplum sözleşmelerinden yola çıkarak barışa ulaşmak mümkün değildir. Tarihin seyrine hükmeden itici güçler olan güvensizlik ve korkuyu ele almak yerine, ‘öteki’yi anlamak demek olan İbn-i Haldun’un bakış açısından yola çıkılırsa, barışa temel oluşturmak mümkün olabilecektir. ‘Öteki’yi anlamak ancak ‘öteki’yi tanımakla mümkündür. Fakat bu tanıma işlemi, savaştan önce düşman hakkında yeterli malumat ve bilgi toplar gibi, düşmanı inceler gibi yapılamaz. ‘Öteki’ni tanımak, ‘öteki’nin duygularını ve duyarlılığını tanımak demektir. ‘Biz’, ‘öteki’nin duyarlılığını tanımaya başladıkça onunla arasındaki anlaşmazlıklara çözüm olabilecek bir uzlaşmaya ulaşabilmek için gerekli olan duygudaşlığı geliştirecek ve böylelikle barış  ‘pratik’ olarak sağlanmış olacaktır. Fakat ötekine yapılan bu yolculukla ters yönlü olan ama en az onun kadar gerekli olan bir başka yolculuk daha var: ‘biz’in kendi içine yaptığı yolculuk. Bu, ‘biz’in özel olmadığını, ‘öteki’nin eşiti olduğunu fark ettiren rasyonel bir yolculuk olmalıdır. İnsan kendisini Müslüman, Hıristiyan ya da Yahudi, şu ya da bu aileye mensup; Türk, Fransız ya da bir başka ulustan olma olgularıyla ilintili her şeyden sıyırmadığı, insan olduğunu ve neticede böyle olduğu için de bir başka insanın eşiti olduğunu göremediği takdirde, kendisi ve ‘öteki’ için doğru olanı, kelimenin tam manasıyla eşitliği, gerçekten anlayabilecek duruma gelemez(Nusseibeh, 264).

‘Biz’ aidiyet ifade eder. Aynı dine, topluluğa ya da ulusa mensup olanlar, kendilerini ‘biz’ olarak tanımlama eğilimindedirler. Ait olduğu cephenin değer yargılarıyla ‘öteki’ne yönelen insan, esasında ‘öteki’ni anlayamaz. Zira ait olduğu ‘biz’in değerleri yalnızca ‘biz’e yöneliktir, ‘öteki’ni kuşatmaz ve haliyle anlamlandıramaz. ‘Öteki’ni anlamak ve ‘öteki’yle yaşayabilmek, ancak ortak değer yargıları etrafında birleşmek ile mümkündür. Tüm insanlığı ‘biz’ ya da ‘öteki’ fark etmeden eşit bir şekilde kapsayan bir anlayış, barışın tesis edilmesinde büyük önem arzeder. Bu anlayış ise bütün insanların ait olduğu ‘biz’den sıyrılıp, sadece ‘insan’ olduğunu idrak etmesi ve ‘öteki’ne bu açıdan bakabilmesini ifade eder. İnsanın, dininin, ulusunun ya da çevresinin kanaatlerinin ve ona yüklediği misyonun ötesinde yalnızca ‘insan’ olduğunu anlaması ve ona göre davranması, ‘biz’ ve ‘öteki’ kavramlarının ortadan kalkması yani ‘ötekinin bizleştirilmesi’ demektir ki bu da barışın sağlanmasındaki en önemli köşe taşıdır.

Yazar: Fatih KAFADAR                                                                         

KAYNAKÇA

1. Z.Nilüfer Nahya, “İmgeler ve Ötekileştirme: Cadılar, Yerliler, Avrupalılar”,Atılım Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Mayıs 2011.

2. [TS] Türkçe Sözlük, 1969, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

3.Hilal İnce, ‘Öteki Sorunsalının ‘alterite’ kavramı çerçevesinde yeniden okunması üzerine bir deneme’, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakülte Dergisi, Sayı.21, sf. 255-277,2003.

3. Dominique Schnapper, Öteki ile İlişki, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,İstanbul,2005.

4. Suavi Aydın, Öteki. Antropoloji Sözlüğü içinde, der. S. Aydın ve K. Emiroğlu, 661-663, Bilim Sanat Yayınları, Ankara, 2003.

5. İbn-i Haldun, Mukaddime, yay. haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, İstanbul, 2012.

6. Umberto Eco, “Barış ve Savaş Üzerine Tanımlar”, Evrensel Kültürler Akademisi Barışı Hayal Etmek, UNESCO Büyük Toplantı Salonunda19-20 Aralık 2002 Tarihleri Arasında Yapılan Uluslararası Forum, Haz. Françoise Barret Ducrocq, Çev. Devrim Çetinkasap, Metis Yayınları, İstanbul, 2005.

7. Sari Nusseibeh, ‘Ötekine Yolculuk’ Evrensel Kültürler Akademisi Barışı Hayal Etmek, UNESCO Büyük Toplantı Salonunda 19-20 Aralık 2002 Tarihleri Arasında Yapılan Uluslararası Forum, Haz. Françoise Barret Ducrocq, Çev. Devrim Çetinkasap, Metis Yayınları, İstanbul, 2005.

8. Zeki Arslantürk, M. Tayfun Amman,  Sosyoloji/Kavramlar-Kurumlar-Süreçler-Teoriler, Çamlıca Yayınları (6. Baskı) İstanbul,2009.

9.Mehmet Karaca, “Farklılaşma, Bütünleşme ve Birlikte Yaşama Üzerine”, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt.18, Sf.226-238, 2012.

10.Jürgen Habermas, “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak-Siyaset Kuramı Yazıları, Çev. İlknur Aka, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005.

Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz