Prof. Dr. Ferhat Kentel ile Gezi Parkı Üzerine “KİMLİKLER KARŞILIKLI İNŞA EDİLİR”

0

Genç Barış: Saygıdeğer Hocam, öncelikle bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler. Gezi Parkı olaylarının üzerinden belli bir zaman geçti ve haliyle olaylara biraz daha dışarıdan bakabilme, kuşbakışı bir değerlendirme yapabilme imkânı doğdu. Medyadan takip ettigimiz kadarıyla siz bu olayları kabaca ‘esprili, zeki ve iQ su yüksek bir hareket’ olarak niteliyorsunuz. Sosyolog kimliğiniz dolayısıyla toplumla sürekli iç içe olmanızı da göz önünde bulundurarak, Gezi Parkı ve toplum ilişkisi hakkında neler söyleyebiliriz?

Ferhat Kentel: Bu şekilde tanımlıyorum ancak tabii ki yalnızca bu özellikleri yoktu. Bu eylemin özelliklerinden bazılarıydı. Aslında iki ayrı durum var: İlk olarak Taksim Gezi Parkı’nın yeniden düzenlenmesi, parkın yerine AVM yapılması durumu ve buna karşı tepki gösteren insanların meselesi var. Bu açıdan başlangıç itibariyle bakıldığında çok anlamlı ve benim kendimi tamamen içinde hissettiğim bir ruh haliydi. Ben, her gün penceremi açtığımda gökdelenleri, tamamen izansızlıkla, kibirle, ölçü nedir bilmeden yapan bir zihniyete karşı hassasiyetle yaklaşan pek çok insan gibi, onların düşüncelerini paylaşıyorum. Dolayısıyla Gezi Parkı olayları başlayınca açıkçası ‘Oh nihayet!’ dedim. Ağaçların kesilmesine karşı çıkma hareketini görünce kendimi bu hareketin içinde hissettim. Tabi bu hareketin başlangıç tarafıyla, ‘başlangıç’la çok örtüştüm diyebilirim. Ama sonradan, gelinen noktada, toplumun Gezi Parkı meselesine tepkisine baktığımızda acıklı bir tablo olarak ikiye ayrıldığını görmekteyiz. Şöyle diyebiliriz: Gezi Parkı neredeyse anlamını kaybedip AKP’cilik ya da AKP karşıtlığı gibi bir olaya dönüştü. Siz eğer Gezi Parkı hakkında olumlu bir şey söylüyorsanız darbeci, AKP karşıtı; öte yandan Gezi Parkı olaylarına katılanları vandalizmle suçladığınızda ise AKP’ci oluyorsunuz. Bu gelinen aşama çok kötü, bu kutuplaşma çok kötü. Ancak öte yandan sonuçlar itibariyle baktığımızda, olaylar kalbimizde ruhumuzda bir yerlerde bir tortu bıraktı ve bu tortu iyi bir tortu. İnsanlar burada artık kolay kolay yeryüzü otoritelerine teslim olmayacaklar diyebilirim. Belki çok kaotik görünse de, insanların kafasına belli ezberler dayatmak çok mümkün değil. Bu da garip bir şekilde AKP’nin hem on yıllık iktidarını hem de tam da AKP’ye karşıymış gibi gözüken bu eylemlerin yaratmış olduğu demokrasi kültürü belki de. Çünkü kabul edelim AK Parti döneminde bu vesayet rejimi büyük ölçüde geriletildi. Bu Ergenekon’lar bitti anlamına gelmiyor. Hala dünya kadar özel harekâtlar, belli kuvvetlerin her an her bir haltı yapabilecek bir takım imkânları var. Hrant Dink’i öldürenlerin bulunamaması örneğin. Hepsinin korunmuş olması vs. Bu 1960- 0’lerden gelen bir durum. Dün Fethiye Çetin anlatıyordu. Doğan Öz’ün katili yakalandı, her türlü delil var; ama adam serbest bırakıldı. Kim bıraktı bunu, Yargıtay Genel Kurulu’nda bir karar çıktı ve bırakıldı. Adam sonrasında neredeyse “beyefendi” oldu. Katil bir adam, çok belli ancak şu an gayet rahat, iş adamı olarak çalışıyormuş bu adam. Bu adamları kim korudu? Devlet hala böyle bir devlet, bu bitmiş degil. AK Parti vesayete karşı önemli bir aktör oldu ama bu konuda yapabildiğinin de sınırları var. Tam bu ortamda Gezi Olayları bence Türkiye’nin demokratik kültürüne bir katkıda bulundu bir tarafıyla; ancak diğer yandan eklenen bir takım darbeci güruh bu olaylardan kendilerine paylar çıkarmaya çalıştılar. Ancak bu, pek çok toplumsal hareketin içinde olan bir durum.

Genç Barış: 1980 sonrası gençlik için apolitik konumlandırmaları yapıldı. Siz bu gençlik nitelemesinin doğru olduğuna inanıyor musunuz? Gençlerin eylem biçimi, siyasete bakışı, bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ferhat Kentel: Bu 1980 sonrası gençlik için depolitize lafının edilmesi açıkçası benim pek kafama yatmıyor. Bu konumlandırmaları daha ziyade, kötü anlamda anlamayın ‘eski kafalı’ lar yapıyor. Çünkü eskiden yaptıkları siyasetin her zaman olması gereken siyaset oldugunu düşünüyorlar. Yalnız öyle bir mecburiyet yok ki. Silahını alıp sokağa çıkıp siyaset de yaparsınız ve buna ‘siyaset’ dersiniz; slogan atarsınız, partiye üye olursunuz, derneğe üye olursunuz, miting yaparsınız, TV tartışmalarına katılırsınız; bunun dünya kadar çeşitli yolları var. Bir de dilimde sloganlaşmaya başladı ama böyle bir hadis de var, “gücünüz yetiyorsa elinizle engelleyin, yapamıyorsanız dilinizle müdahale edin, onu da yapamıyorsanız buğz edin.” İşte bu nedir, siyasettir. Buğz ederek, kötülüğü unutmuş olmuyorum. Sömürü, kötülük, baskı gibi olaylar için ‘önemli değil!’ demiyorum. Bilakis içimde barındırıyorum. İki-üç sene sonra vakit bulduğumda ben bunu çıkartacağım örneğin.

80 sonrası döneme baktığımızda bizzat 12 Eylül Anayasası’nın referandumunda % 90 küsur evet oyu çıktı. İşte şiddet döneminden kurtulduk falan dendi; ancak ardından bu millet Turgut Özal’a oy verdi. Yani önce Kenan Evren’in anayasasına, sonra Turgut Özal’a. İste, millet ‘elimden fazla bir sey gelmiyor, tepemde tanklar toplar’ dedi, vaziyeti idare etti. Dolayısıyla 80 sonrası gençliğin politikadan uzaklaşması belki de başka bir politikaydı, daha önceki klasik etiketli, solcu sağcı kamplaşmış politikaya karşı farklı bir politika; duruşu belki politikti. Bu kendi halinde bir politizasyondu demek istiyorum. Taksim Gezi hiç olmasaydı? Öncesinde ne diyorduk? İşte bu gençler zaten bilgisayar başında internette takılıyorlar, o kadar yalnız, o kadar bireyler ki kendilerinden başka kimseyi görmüyorlar. Hiçbir sosyolojik durum tek bir yönden açıklanamaz. Meğer bir yandan insanlar farklı bir cemaat, farklı bir birliktelik kuruyorlarmış. O yüzden insanlar bir anda Taksim’e koşuverdiler. Demek ki benzer bir ruh halini taşıyorlarmış. Zamanın ruhu mudur, havası mıdır, ne derseniz deyin, bunu soluduğunda başka insanlarla empati duyuyorsun. Polisin şiddeti, ağacın kesilmesi, seni koştura koştura oraya götürüyor. Şiddet görüntülerinin çokluğundan parkın diğer yönlerini neredeyse hiç konuşamadık. Parkta muazzam bir paylaşımcılık vardı. 5 kuruş paranın dönmediği, herkesin evinden bir şeyler getirdiği, sabundan sandviçe… Orada komün yaşamına benzer bir şeyler oldu. Bu bireysel dedigimiz insanlar nerede? Demek ki o kadar basit değil açıklama. Demek ki insanlar sadece yüz yüze irtibatla değil, sanal âlemden geçerek de başka bir topluluk olarak yaşayabiliyorlarmış. Bu konuda Ferda Keskin’in muhteşem yorumları var. Giorgio Agamben’in ‘gelmekte olan cemaat’ kavramını kullanarak Taksim’de olanın buna benzer bir şey olduğunu söylüyor. Taksim’e insanlar nasıl geldiler? Kimi solcu, kimi komünist, kimi antikapitalist müslüman, başörtülü bunun gibi pek çok insan geldi buraya, tabii ki ulusalcısı, solcusu da vardı. Ama herkes kimliklerini bir kenara bıraktı ya da o kimliklerin sınırında başkalarıyla birlikte oldular. Orada tabii Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) üstüne baktığınız zaman herkes damgasını mührünü basmaya çalıştı. Bir tür devrim kotarmaya çalışmak diyebiliriz buna. Ancak esas hikâye Gezi’nin içindeki o birliktelik. Ondan öğreneceğimiz çok şey var kanaatimce.

fer1

Genç Barış: Olayların çıkışıyla ilgili olarak toplumda genel olarak bir birikmişliğin olduğu üzerinde duruluyor. Sizce olaylar bir anda mı ortaya çıktı; yoksa bir şeylerle bağlantı kurmak mümkün mü?

Ferhat Kentel: Bence mümkün, bunlar birbirini takip eden süreçler. AKP %50 oy oranına birden gelmedi. Öncesinde %30, hatta belki 28 Şubat Postmodern Darbesi’nden gelen bir süreç. Hatta Milli Görüş’ten. İslamcılığın ‘bireyselleşmesi’, bütünlüğünün parçalanması durumu da var. Artık öyle tek tiplik, homojenlik yok. Burjuva müslümanlar var, Hak-İş var, proleter müslümanlar var, bir yanda İhsan Eliaçık var, diğer yanda MÜSİAD var. Biri Ebuzer’den bahsederken öbürü “neden müslüman kıymetli bir şeye sahip olamasın” diyor. Demek istediğim bu heterojen yapı ortaya çıktı. Mütedeyyin, Anadolulu tüccar, küçük sermaye sahibi kesimin büyümesi; bir zamanlar gecekondu dediğimiz yerlerin kendisinin bizzat sosyal aktör yaratması, bir tür yeni bir orta sınıfın ortaya çıkışı diyebiliriz buna. Kültürel olarak bu klasik Kemalist beyaz Türk formatından farklı bir kesimin ortaya çıkması ile yavaştan %50 ye ulaşıldı, tabii bunda Orta Doğu’da (şimdiden bahsetmiyorum) kazanılan başarıların ve 12 Eylül 2010 referandumunun büyük etkisi var. Gezi için de benzer şeyler söylemek lazım. Erdoğan’ın yaratmış olduğu beğeni, karizma aynı anda içinde herkesin hoşuna gitmeyecek bir şeyler de barındırıyor. Kendisi başarılı bir politikacı; ancak aynı zamanda bu başarının altında ezilmeye başladı diye değerlendirmek mümkün. Kibriyle, ‘hot-zotçu’ tavrıyla, herkesin ‘başkan babası’ rolleriyle toplumun farklı kesimlerinde hoşnutsuzluklar yaratmaya başladı. 3 çocuk istiyorum sizden diyor mesela, millet de ‘benim babam bile böyle bir şey demiyor sen kim oluyorsun!’ diyor. Yine içki konusunda da’ aksırıncaya, tıksırıncaya kadar’ falan. Alkolik olan da var ancak ayda yılda bir kere efendi gibi içen de var. Sürekli hakarete uğrayan bir insan topluluğu var. Alevilik konusunda da keza, ‘Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim’ diyor; mesele sadece bu değil işte, o adamın derdi bambaşka, insanları topyekün homojen yaratıklar olarak kabul etme eğilimi yükseldikçe Erdoğan’da, her şeyi yapabilir. Bu iktidar olgusu biraz böyle bir şey ne yazık ki. İktidar Erdoğan’ı kirletti, bozdu. Bu birikim de böyle oldu. Ben de Gezi’de bulundum. Belki öyle gece gündüz gaz yemedim ama ruhen ordaydım. O tepkiler birikti ve Taksim’de patladı. İlk akşam polisin şiddeti, çadırların yakılması ve gaz kullanımının yanında, ‘AVM yapacağız, cami yapacağız’ diyerek açık savaşa dönüştürüldü olay. Bu birikimi böyle anlamak lazım. Mehmet Ali Alabora meselenin sadece ağaç olmadığını söylemişti, linç kampanyası düzenlendi. Tabi mesele sadece ağaç değil; ağaç bir sembol, şehrin betonlaşmasının, yukarıdan inşaat şirketlerinin kibrinin önüne geçmek için bir sembol belki de. Olaylarda Kadir Topbaş’ın neredeyse hiç sesinin çıkamaması da yukarıdan aşağı olan bir durum olduğunu gösteriyor. İşte tüm bu antidemokratik, insanları katılıma çağırmayan sadece çoğunluk fikrine dayanarak atılan adımların tüm bu tepkileri yaratması normaldi.

Genç Barış: Efendim, olayların biraz da ‘sosyal medya’ boyutunu konuşalım istiyoruz. Gezi Olayları pek çoğumuz gibi sizi de sosyal medyaya dâhil etti. Sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ferhat Kentel: Ben de twitter açtım evet, ama hala bu konuda ikircikliyim. Çok sinir bozucu bir yer orası. 140 karakter, sığmıyor tabii, ben de önce word’e yazıyorum, 140’ar kelime halinde twitter’a aktarıyorum. Bazen hakikaten ilginç şeyler buluyorum. Ama insanlar laf çarpmak için kullanıyorlar. Geçenlerde okulumuzda Gezi Parkı’yla ilgili bir etkinliği paylaştım. Sonra da “Marksizm 2013” ile ilgili bir panele gidebilirsiniz diye önerdim. Profil fotoğrafımda biliyorsunuz “Rabia” işareti var benim. Birden birilerinden mesajlar gelmeye başladı. “Rabialı Marksist”, “Seninle uğraşamayız cenazemiz var!” (Gülsuyu’ndaki cenazeyi kastediyormuş meğer) Ben de “Başın sağolsun dedim”, ne diyeyim. Aslında twitter’da yarışma gibi bir şey var. Kim daha çok retweet aldı, toptweet, hashtag’ler bir şeyler. Hayatın bütün çoğulluğunu yitirdiği bir yer orası. Hayat bu kadar basit ele alınabilecek bir şey değil. “Badem bıyıklı” da demişlerdi bana. Adamın kafasındaki şemalarda öyle oturmuşum ben. Daha önceden Taksim için yazmışım, Mursi için de yazıyorum ama adam bir tek onu görüyor. Aynı zamanda birçok AKP’li ve solcu düşmanım oldu, çünkü herkes kendi kimliğini, bulunduğu pozisyonu konumu güçlendirecek olan cümleleri bulup onlarla kendini güçlendirmeye çalışıyor, güç devşirmek gibi bir şey bu.

Genç Barış: Hocam şöyle ifade edebiliriz aslında: İnsanların kafasında bir sensör var ve bazı kelimeler bu sensöre takıldığında sensor ötmeye başlıyor. Sonuçta siz sensörün tepkisine göre ‘bizden’ ya da ‘öteki’ oluyorsunuz.

Ferhat Kentel: Evet çok doğru bir analoji. Mesela Mursi. Adama darbe yaptılar, bunu görmek bu kadar zor bir şey mi? Gerçi Mısır büyük bir dezenformasyon yapıyor şu aralar. Euronews’te asker şefiyle yapılan röportajda komutan ‘hiç kimse ölmedi ki’ diyor. ‘Batı’da kullanılan silahlardan daha iyilerini kullanıyoruz hatta’ diyor. ‘Daha iyi’ derken neyi kastediyor onu bilmiyoruz tabi. Ortalık kan revan içinde olmasına rağmen insanlar, ‘Euronews’te gördüm, kimse ölmemiş’ diyecek bu yüzden. Michel de Certeau’nun “inanmak” üzerine yazdığı makaleler vardır.İnanmak bizim birtakım ritüellerle referanslarla yaptığımız bir şeydir. Durup dururken inanılmaz yani bir şeye, dine de, milliyetçiliğe. Atatürkçülüğe de benzer şekilde. Etrafına baktığında sürekli işaretler görürsün, sınıfta bayrağı görürsün, o ülkede yaşadığına inanırsın. Atatürk’ü, gençliğe hitabeyi görürsün. Onlar olmazsa inanmazsın çünkü peygamber değilsin, vahiy gelmeyeceğine göre, dolayısıyla inanmak çok sosyolojik bir olaydır. Başkaları vasıtasıyla inanırız biz. Tapınaklardan, seküler okullara AVM’lere her şeye inanıyoruz. Reklamlar, bilboardlar. Bu bilboardları kimse sorgulamıyor mesela, neden bu koca panolar orada? Yollar bozuk olmasına rağmen böyle bir şeyler konabiliyor. Biz buna inanıyoruz ve bize normal geliyor işte. Bunu sanal dünyaya taşıdığımız zaman da ‘işte benim inandığım şey’ duygusuna kapılıyor insanlar. Ben o inancımın içinde yürüyorum, yoksa zaten bulamazsam onları çuvallıyorum. O zaman zaten inancım değişiyor, baska bir şeye inanmaya başlıyorum. Bu da zor bir sey. Bir Müslüman adam kolay kolay inancını bırakabilir mi? Bir gün birisi Allah’ın olmadığını bir şekilde ispat etti diyelim hadi ya da Hz. Muhammed’in aslında peygamber olmadığını ispat etti birisi. Müslüman bir adam darmadağın olur. Bir sürü insanın Atatürk’ün bir diktatör olduğunu duydukları zaman mahvoldukları gibi. Ama hâlâ kabul edemiyorlar tabii. O yüzden Kemal Atatürk diye imzalar atıyorlar kollarına, arabalarının arkalarına. O inancı tazeliyorsun, sarılıyorsun daha fazla.

Genç Barış: Hocam sosyal medya ile Gezi Parkı arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz? Bu olaylarda sosyal medyanın yerini nasıl görüyorsunuz?

Ferhat Kentel: Aslında bu sosyal medya ilk Arap devrimleri sırasında cok tartışıldı Mısır’da, Tunus’ta. Libya’da filan o kadar konuşulmadı galiba, orada daha cok aşiret, aile gibi kavramlar ortaya çıktı. Özellikle Mısır’da sosyal medya cok devredeydi. O zaman da şunu düşündüm, başka insanlar da konuştu ve aklıma yattı; sanal medya devrim yapmıyor. Sanal medya bir taşıyıcılık yapıyor. Var olan bir memnuniyetsizliği, sınıfsal, kültürel veya demokrasiye dair birçok talebi, sanal medya yalnızca hızlandırıyor. Galiba yeni zamanların, yani iletişim teknolojilerinin en önemli özelliği bu. Memnuniyetsizlikleri çok daha hızlı bir şekilde örgütleyebiliyor. Yani Gezi’deki kitlenin inşasını düşünelim. Herhalde bu kitlenin inşası sanal medya sayesinde oldu. Ama bu insanlar zaten bir şeylerden memnuniyetsizdiler. Zaten birtakım talepleri, birtakım şikâyetleri vardı. Sanal medya, olmayan bir şikâyeti ortaya çıkartmıyor. Var olan bir durumu hızlandırıyor, katalizör rolü oynuyor ve bir araya getiriyor. O yüzden de fazla abartılmaması gerektiğini, yani olayları başlatan değil, olayları hızlandıran, örgütleyen, kolaylaştıran bir araç oldugunu söylemek daha aklıma yatıyor.

Genç Barış: Rabia dedik, sosyal medyadan bahsettik. Biraz daha sosyal medya ile devam edelim. Hayko Bağdat bir tweet atmıştı “Ölülerden ölü beğeniyoruz” diye. Bu da Mısır olayları ile Gezi Parkı karşılaştırması üzerineydi. Hatta Gezi Parkı’nda en başından beri bulunan yazarlardan birisi olan Ahmet Hakan da bir yazısında artık illallah demişti, “Kesin kıyaslamayı, insanlar ölüyor.” tarzında bir serzenişte bulunmuştu. Bu örnekleri de göz önünde bulundurarak Efendim, siz Gezi Parkı olaylarıyla Mısır olayları arasındaki karşılaştırmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bazı insanlar, “Gezi Parkı’ndakilere üzülmüyordunuz, Mısır’dakilere nasıl ağlamaya başladınız!” diyorlar. Bir yandan Ethem Sarısülük’e diğer yandan Esma’ya üzülebilecek olgunluğa erişebilecek mi bu ülke? Yorumlarınızı almak istiyoruz.

Ferhat Kentel: Son zamanlarda en çok bu mevzular üzerine yazdım. “İlla ki sadece birisine mi üzülmek zorundayız? Acıların ikisini de eşit bir sekilde kabul edemez miyiz?” diye yazmaya çalıştım. Ve yine birtakım saçmasapan laflara maruz kaldım. Yani evet, ben iyimser bir insanım gene de. Bir gün, ortalama bir insan, o taraftan ya da bu taraftan demeden, eğer ortada acı var ise üzülecek. Ama böyle bir sey vardı da aslında. Bir toplumsal olay her zaman farklı sonuçlar yaratır diyoruz. Gezi’nin yaratmış olduğu sonuçlardan bir tanesi de demokrasi konusunda mücadele kapasitesini arttırmasıydı. Ama diğer yandan kutuplaşma yarattı. Bu kutuplaşma nereden çıktı? Çünkü Gezi çok büyük bir mesele aslında bence. Gerçekten AK Parti’nin çok korktuğu bir mesele oldu. Yani onun önünü alamamak gibi bir şeyden korktular ve o yüzden inanılmaz bir PR çalışmasına giriştiler. İşte bu Kazlıçeşme mitingleri, sosyal medya ekipleri vs. Toptan bir şey var zaten orada, hareketi hissediyorsun. Ortada stratejik bir savaş sürdürülüyor. Ama bu tek başına AK Parti’nin yaptığı bir şey değil. Öte yandan Dolmabahçe’de Başbakanlık konutunu ele geçirmeye çalışanlar falan var. Bu devrimlerde cok sembolik bir şeydir. Kışlık Sarayı ele gecirmek mesela Bolşevik Devrimi için. Tüm prestiji sarsacak bir olay düşünsenize. Orada fotoğraflar çekilecek falan. Küba Devrimi’nde, Nikaragua Devrimi’nde gerillalar diktatörün odasına giriyor, bacak bacak üstüne atıp oturuyorlar, bu meşhur bir olay. Aynısı Saddam’a da yapıldı. Bu çok tehlikeli bir sey. Ancak burada öyle bir devrim olamazdı. Yani bir binayı ele geçirince artık devrim olacak diye bir şey yok. Bu kadar merkezsizleşen bir toplumda tek bir yerden devrim yapmanız mümkün değil. Böyle bir şey olmayacağı belliydi; ama bu prestijin sarsılmaması, o itibarın yıkılmaması için orada sağlam bir bilek güreşine giriştiler. Bu da sonunda hareket karşılıklı bir hale geldi. Kimlikler her zaman karşılıklı üretilir. Hiç bir kimlik tek başına oluşmuyor. Galiba herkes ancak kendi acısını, kendisine yakın, inandığı şey neyse onu besleyecek ölümleri kabul etti ve onlar icin üzüldü. Ama dediğim gibi, Gezi’den önce başka bir şey vardı. Mesela “Kadınlar kolkola yuruyor” veya Hilal Kaplan, Neslihan Akbulut, Havva Yılmaz’ın o dönem imzaladıkları ‘Henüz özgür olmadık!’ bildirisi gibi. Başörtüsü için 2008’deki girişimler sonrası bu kadınlar, “Kürt meselesi hallolmadan, faili meçhul cinayetler aydınlatılmadan, Ermeni sorunu çözülmeden, Tuzla’daki işçiler için bir şey yapılmadan biz kendimizi özgür hissetmiyoruz!” demişlerdi. Onun haricinde, “Darbelere karsi 70 milyon adım” da mesela; solcusu, sağcısı, İslamcısı, muhafazakarı, aksakallı dededen, başörtülü teyzeye, liberali, demokratı bir araya geldiler. 12 Eylül Referandumu’nda da öyle oldu. “Yetmez, ama evet” dediler. Kampların aslında büyük ölçüde ortadan kalkabileceğine dair bu toplumda inanılmaz bir çaba da var aslında bir yandan. Ama galiba bu insanların ki ben de onlardan birisi olarak görüyorum kendimi, çabalarının üzerinde daha başka, daha güçlü bir takım duygular var. O duyguların en önemlisi de “korku” bence. Yani her iki taraf da ciddi bir şekilde ötekinden korkuyor.

Genç Barış: Gezi Parkı olaylarında güvenlik güçlerinin orantısız güç kullandığı çok konuşuldu, yazıldı, çizildi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ferhat Kentel: Aynen katılıyorum. İnanılmaz pervasız, izansız, vahşi bir saldırı vardı orada. Yani bizzat Gezi Parkı’nda çok büyük şiddet uygulandı. Atılan gazın haddi hesabı yok. Bir fotoğraf var, bütün Taksim meydanı baştan aşağı gaz. Uyarmadan pek çok defa gaz atıldı. Her şeyden öte 6 tane de insan öldü. Bir kısmı Ankara, Eskişehir, Hatay gibi Gezi’nin türevlerinde, anti AKP eylemler sırasında öldü. O kadar normalleşti ki bu gaz bombası atmak. Gaz bombası atılırken bazı kurallara uyulmalı, kavisli atmak gerekiyor. Ancak “Kırmızılı Kadın” resmine de yansıdı ki böyle olmadı. Kadın oraya elinde çantasıyla gelmiş, işyerinden çıktı geldi muhtemelen. Fazla tartışacak bir şey de bulamıyorum, hakikaten sonuna kadar pervasız bir şiddet. Bütün o Taksim civarında oturan insanlar, gaz bombalarından etkilenen astımlılar vesaire. Kimlere neler oldu bilmiyoruz ne yazık ki…

Genç Barış: Hocam Cumhurbaşkanımızın bu konudaki tutumuna bakarsak, bu olayların çıkışıyla ilgili New York’ta yaptığı “gurur duyarım” ya da “demokrasi sadece seçim demek değildir” gibi açıklamaları oldu. Bu açıklamalar ve genel olarak Sayın Gül’ün tavrıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ferhat Kentel: Ben inanılmaz saygı duyuyorum Abdullah Gül’e. Abdullah Gül, bu memleketin gördüğü en kıymetli siyaset adamlarından biridir. Yani taşıdığı o tevazu, nezaket, kibarlık. Yani hakikaten adam hem devlet adamı hem de insancıl bir adam. Yani onun iyi niyetine açıkçası ben hakikaten hayranım. Tabi katılmadığım düşünceleri de oluyor ama tarzı rahatlatıcı ve bu ihtiyaç duydugumuz bir tarz. Bu kadar kavga gürültüyle, küfürle yaşarken o kadar çok yoruluyorsun ki, “oh nihayet bir tane adam doğru dürüst bir laf etti” diyorsun. Her ne kadar “Biz gayet iyi anlaşıyoruz” filan deseler de, belli ki Erdogan’ın izlemiş olduğu politika ile Abdullah Gül’ün vermeye çalıştığı mesaj tipi arasında epey fark var. Belli ki Erdoğan, Gül’den tavır almasını istiyor, Abdullah Gül de o tavrı göstermiyor. Bu da Erdoğan’ın hoşuna gitmiyor galiba. “Gurur duydum” demesi aslında o çok ilginç bir sey. Birtakım insanlar koyun degiller ve çok basit ve sıradan; agaç, yesil, çevre ve yukarıdan empoze edilen birtakım siyaset yapma biçimine karşı beden, otomatik olarak bir refleksle cevap veriyor.

Bu vatandaş olmak demektir. Vatandaşın kendine ve çevresine sahip çıkması demektir. Abdullah Gül muhtemelen bundan ötürü “gurur duydum” diyor. Ben de bundan dolayı gurur duyuyorum açıkçası. Hani dediniz ya, “bekliyor muydunuz böyle bir şey?” diye, valla hem bekliyorsun hem beklemiyorsun.

“Olsa keşke” diyorsun ama olup olmayacağını bilmiyorsun. Aslında zaten yalnız sen değilsin “olsa keşke” diyen, bunu o sırada bir sürü insan söylüyor. Bu tam olarak “yırtmak” demek. “Ya zaten bir şey olmaz ki, boşver” deyip kafanı çevirmek yerine harekete geçmek demek. Bu da bir toplumun kendi kendisiyle gurur duyabilmesi için iyi bir vesiledir. Bana göre AK Parti de gurur duyulacak bir vesiledir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde AK Parti’nin on senelik tecrübesi, hakikaten gurur duyulacak bir tecrübedir. İlk defa devletin Kemalist milliyetçi zihniyetinin dışında başka bir şey yaşamaya başladı bu memleket. Kürt meselesi konuşuldu, anadil meselesi konuşuldu. Konuşulan şeylerin haddi hesabı yok. AK Parti döneminde 24 Nisan’larda Taksim’de soykırım anma törenleri yapılıyor. İki-üç ‘solcu’ da bizi protesto ediyor orada ülkücülerle. Dolayısıyla bütün bunlar toplumun olgunlaştığını gösterir. “Türkiye’nin yurt dışında imajı bozuldu” deniyor, tam tersine bununla beraber Türkiye’nin imajı düzeldi aslında bana göre. O Ortadoğu politikalarını bir kenara bıraktığımız takdirde, en azından Batı’da Türkiye’deki demokrasi kültürüne dair inanılmaz bir imaj inşası oldu bu aslında. Taksim’den görüntülerle, klasik “Doğulu toplumlardan bir şey çıkmaz” fikri yıkıldı. Tahrir Meydanı da bunu yaptı ama Taksim Gezi de böyle bir oluşuma katkıda bulundu. Yani bence Erdoğan yatıp kalkıp dua etmeli aslında Türkiye’nin imajı konusunda. Abdullah Gül de, tam da böyle bir şeyden gurur duyduğunu söylüyor.

Genç Barış: Bu bir üslup meselesi değil mi Hocam? Yani Gezi Parkı olaylarında rol alan insanların ya da iktidarın veya muhalefetin üslubu nasıl olmalıydı? Üsluplar ve olayların gidişatı arasında paralellik kurabilir miyiz?

Ferhat Kentel: Üslup siyasal kültürün alt başlığı aslında. Her şeyi Adem ile Havva’ya götürmenin anlamı yok belki ama, Türk siyasal kültürü İttihat ve Terakki’den itibaren Osmanlı’nın parçalanmasından bu yana, belki 1915’lerde İttihat Terakki içindeki Türkler’le Ermeniler’in birbirlerine kazık atmalarıyla başlayan, Balkan milliyetçiliklerinden gelen komitacılıklar, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının böyle hikayeleri, Tek Parti dönemi, darbeler, 6-7 Eylül olayları, Maraş’lar, Sivas’lar bütün o katliamlara baktığınız zaman bu memleketin siyasal kültürü çok acıklı bir siyasal kültür aslında. Yani neredeyse savaş üzerine kurulu. Herkes, tarihi “savaş tarihi” olarak okumuş bu memlekette. Sevr Sendromu’nu okumuş, biz işgal edilmişiz ve kahramanlıklarla aşmışız bunu. Ya da hep ihanetlere uğramışız diyen bir dil üzerinden yetişiyorsun. Dış düşmanlar-iç düşmanlar, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi tam da bunu diyor, her Türk çocuğu, memleketin birtakım kalelerinin zaptedilmiş olduğuna inandırılıyor, içerde de hainler vardır, dışardaki saldırılara karşı damar, kan vesaire… Tamam, bir yere kadar içselleştirmiyorsun ama yapışıyor bu senin derine. Şu veya bu şekilde milliyetçiliği yaşıyorsun ve milliyetçilik dediğin zaman da zaten korku, öteki, biz falan gibi duyguları öğreniyorsun. Ama bazen o kadar kötü öğreniyorsun ki, o biz ve öteki duygusunun kendisi önemli. Türk milliyetçiliğini sadece Türkiye milliyeçiliği olarak öğrenmiyorsun. Sadece biz ve öteki diyerek öğreniyorsun ve bunu her duruma taşıyorsun. Bizim TESEV için yaptığımız milliyeçilik araştırmasından bir örnek vereyim, adam “Çorum Milliyetçisiyim ben” dedi mesela. Türkiye’den önce Çorum gelir benim için diyor mesela. Erzincan Malatya maçında biri birine PKK dölü diyor, diğeri de ona Ermeni dölü diyor, inanılmaz bir şey. Yani şunu demek istiyorum, bu “öteki “ duygusu hepimizin içinde var. Biz bunu bu memleketten öğrendik ne yazık ki. Buranın Tevhid-i Tedrisatı’ndan öğrendik. Dolayısıyla siyasetimiz de buna çok bağlı. CHP-AKP, MHP-AKP birbirleriyle karşılaştıkları zaman düşman gibi oluyorlar. Salı grup konuşmaları mesela, muhteşem bir siyasal kültür örneği aslında. Yumruklar, büyük sloganlar, ötekilerin kahpelikleri, kelime oyunları, kötü polemikler, alaylar yapılmadık söylenmedik hiçbir şey kalmıyor. Kendi taraftarlarının nezdinde “vay, koçum benim” dedirtmek için yapılıyor bunlar; bir tür “vur, kır, parçala bu maçı kazan!” meselesi aslında. Adeta futbol takımı taraftarlığı gibi ne yazık ki üsluplar. AK Parti, ANAP bunları aşma çabalarıydı ama bunlar da bir yere kadar aşabildiler. Bana göre bu ‘ötekinin yaptığı her şey kötüdür’mantığını, dilini aşmak hususundaki en önemli adımlardan biri, anayasa için ‘Yetmez ama evet’ti; ama o bile nasıl kötüleştirildi. Kimliklerimizin ötesindeki buluşma yerlerinde buluşmak için biraz daha zamana ihtiyaç var. Bu siyasal kültürümüzün aşılması için çaba gerekecek. ‘Her şeyin başı eğitim’ gibi bir laf etmek istemem ama biraz da öyle. Örneğin Erdal İnönü’yü bu siyaset kaldıramadı. Elini öpmeye çalışanlarla yerlere kadar inen, bağırmayan, çağırmayan bir adamdı. Bu konuda bence Abdullah Gül, önemli kıstaslardan biri olacak. Yarın öbür gün kendisinin tekrar siyasete dönmesi söz konusu olursa acaba ne kadar bir teveccüh görecek? Bu gerçekleşirse biraz daha ilerlemiş olacağız sanırım.

Genç Barış: Efendim, eylemler süresince ulusal medyanın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ferhat Kentel: Gazete, medya tüketen biri olarak Türk basınını iki eksende düşündüğümüzde bir tanesi, gerçekten de acıklı bir durumda. Bir takım holdinglerin şirketlerin elinde, ekonomik çıkarlarla denetlenen, şantajlara maruz kalan ve bunları yiyen, bir zamanlardan generallerden, darbecilerden geliyordu şimdi de en güçlü aktör olarak sivil hükümetten geliyor. Çünkü adamın işinin bozulmasını istemeyen bir takım patronların elindeki medyadan da bir şey beklemek anormal olur. Ancak bu benim öfkemi bastırmıyor. Bir tarafta Sözcü gibi, AK Parti ağzıyla kuş tutsa nefret etmeye devam edecek bir kesim; öbür tarafta ise asla kötü bir şeyin yazılmadığı AK Parti döneminin yeni yandaş gazeteleri. Yeni Şafak’lar, Sabah’lar, Star’lar neredeyse Erdoğan ne diyorsa mercekleri onunla oluşmuş bir takım medya kuruluşları var. Böyle bir medya, medya değil ne yazık ki. Bir sürüsünü okuyup orta bir yer bulmaya çalışıyorsun işte. Ben Ferhat olarak bu gazetelerden hiç hoşlanmıyorum. Sosyolojik olarak baktığımızda medya dediğimiz şey, siyasal iletişim alanının bir aktörüdür. Bu alanda herbirinin meşruiyeti olan üç alan düşünebiliriz. İlk olarak siyasi partiler kendi tabanlarından oy alarak meşruiyetini ortaya koyuyor. Bilimsel meşruiyet olarak da olarak üniversiteler, kamuoyu önderleri, akademik entelektüeller, araştırma şirketlerini gösterebiliriz. Son olarak medya ise, “ben enformasyon veriyorum, toplumdan alıyorum, siyasi partilerden de haber sağlayarak bir iletişim ağı kuruyorum diyor” ki bu gayet meşru. Bizim siyasal kültürümüz bu kanallardan geliyor. Buradaki ilişkiler aslında güç ilişkisi. Tıpkı 12 Eylül’de YÖK gibi bir kurumun gelmesiyle üç tane üniversitede akademik elemanlar konuşmaya başladığında eğer kafalarına vuruluyorsa… Hâkim neresi oluyor, devlete yakın duranlar. Devlete yakın üniversiteler ya da devlete yakın medya. Bazen öyle dönemler oluyor ki Tansu Çiller zamanında, Doğan Holding’ler vesaire hükümetler deviriyorlar, medyanın inanılmaz kuvvetli olduğunu da görüyoruz. Dolayısıyla aradaki bu güç ilişkisi sabit değil. İdeal olan dengede olması ama böyle bir şey yok. Bugün için baktığımızda sivil siyaset, hükümet tarafı, bütün bu siyasal iletişim alanı içinde en güçlü olan aktör. Yapmış olduklarıyla inanılmaz güç devşirdi ve diğerleri ona bağımlı hale geldiler. Sosyolojik olarak analiz ettiğimizde durum bu. Bu aşamada zayıf olanı güçlendirmek için daha bağımsız gazeteler, bağımsız internet siteleri düşünülebilir. İşte sanal dünya tam da bu aşamada işimize yaramaya başlıyor. Belki Türkiye’de pek çok insanın haberi yoktu ama Gezi’ye kaç bin insan gitti. Demek ki o medya olmadan da bir şeyler yapılabiliyor. İşte bu yüzden hükümet, siyasal iletişim alanında dengeyi kotarmak için sanal medyaya yatırım yapıyor, siperlerini kazıyor adeta.

Genç Barış: “Türkiye halkı” için demokrasi bağlamında bir imaj düzelmesinden bahsettiniz Hocam, pekala, bir devlet olarak Türkiye’nin imajı hakkında ne diyebiliriz?

Ferhat Kentel: Devlet açısından baktığımızda, Erdoğan’ın imajında durum pek parlak görünmüyor tabi. Nerdeyse Erdoğan’ı Saddamlar, Kaddafiler ile karşılaştırma eğilimi başladı. Kötü adam Erdoğan oldu gibi. Ama bana kalırsa Türkiye’nin imajında düzelme var. Tabi başka durumlar da var. Antigezicilerin en fazla vurguladıkları şeylerden biriydi. CNN International’ın yayınları, AKP mitingini “Erdoğan’a karşı toplanıldı” diye göstermek vesaire. Yani anlamak mümkün değil. Herhalde Amerika’da bir lobi Erdoğan’ı göndermek üzere faaliyete geçmiş olmalı. Ancak böyle bir bilgiye sahip değilim, spekülasyon yapıyorum sadece. Gazetelerde verilen ilanlar vesaire. Avrupa’da sanki 3. Dünya Devrimciliğine dönük bir romantizm beslendi gibi sanki. Kabaca durumu anlatmak gerekirse; Fransa en bariz örnektir. Vietnam’da Vietnam direnişi başlar, Fransa’da direniş falan yoktur. Cezayir’de mesela bir Fransız Cezayirli ile savaşmamıştır. Cezayir’de mesela Jean Paul Sartre Cezayir’den yana tavır aldı ama Cezayir’in hiç romantizmi yapılmadı. Sonuçta bu Vietnam’da, Kamboçya’da oldu. Hatta Pol Pot Devrimi en vahşilerindendi ve Kamboçya’daki devrimde kesilen insanın haddi hesabı yoktu. Ama Fransızlara baksanız ‘3.Dünya direniyor, işte şurada devrim var, burada devrim var’ falan diyen bir yaklaşımı vardı. Galiba şimdi de benzer bir şey oldu. Kendisini dünyanın bütün devrimlerini yapmış, içlerinde Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi olan bir Avrupa zihniyeti gibi benmerkezci bir zihniyet, dışarıda devrim olduğunda sanki o çok evrimci çizginin ürünü olarak orada da iyi bir şeyler oluyor şeklinde tercüme yapılıyor. Oradan geldiği zaman da buna benzer bir harekete, romantik bir şekilde otomatik olarak destek veriliyor.

Genç Barış: Hocam araya girerek bir şey sormak istiyorum. Bu arada Başbakan’ın belirli gruplara yönelik olarak ‘faiz lobisi’ şeklinde bir söylemi var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ferhat Kentel: Bu sorunun cevabı daha önce bahsettiğimiz milliyetçilik konusunda var galiba. Ama daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse, milliyetçilik öyle bir şeydir ki hep başkasına, ötekine göre kendini ifşa etmek ve kendinin nasıl iyi olduğunu anlatarak yapacağın bir olgudur. Bu durum bir takım ülkelerde daha edepli, daha terbiyeli ve ılımlı şekillerle yapılıyor. Örneğin Almanya diye bir devlet ve Alman milleti var. Almanya kendinden Fransa, Rusya ve Polonya’ya karşı kıyasla bahsediyor ‘Biz Almanlar’ diyerek. Diğer taraftan Alman Anayasası’nda şöyle bir şey var ki, kabaca ve mealen söylemek gerekirse, ‘Biz Almanlar bu anayasayla dünya barışına katkıda bulunmak üzere angaje olduk’ tarzı bir yaklaşımları vardır. Yani barış üzerine kurulan bir ilişkiye angaje oluyoruz demek istiyor. Bu Almanya’nın arka planında soykırım olan bir geçmişi temizlemek olarak algılanmamakla birlikte bir tür milliyetçilik tarzıdır. En azından ortalama Nazi, Neo-nazileri ve potansiyel ırkçılık faaliyetlerini kenara bırakırsak, çok derin bir medya kültürü var. Bu medya ve siyasal kültürün içinde geçmişiyle hesaplaşan bir Almanya var. Düşmanlık yaratmış olan, soykırım yapmış olan Almanya sürekli kendisiyle hesaplaşıyor. Peki, bizim tarihimizde böyle bir sorgulama var mı? Henüz yok. Habire yasaklıyorsun! Ermeni Soykırımı’nı sakladın, açığa çıktıktan sonra da aslında Ermeniler bize yaptı diyerek işi tersine döndürmeye başladın. Bakıyorsun sırf Ermenilere değil ki onlarca insanın başına gelmedik kalmamış, 6-7 Eylül Olayları, gayrimüslim olayları, Kürtler, faili meçhuller, Şeyh Said İsyanı ve Dersim Meselesi ki tarih kitaplarında yazılması gereken bir konudur. Ne zaman yazılacak bakalım? Çocukların öğrenmesi lazım, her Türk çocuğunun Dersim’de katliam olduğunu öğrenmesi lazım ki dünyanın sadece kahramanlıktan ibaret olmadığını öğrensin. Dolayısıyla ne yazık ki, bizim Baltacı Mehmet Rusya’yı yenecekti ki Catherina denen kadının oyunlarıyla böyle yenildik. Balkanlarda milliyetçilikler çıktı, Ermeniler bu taraftan işgal etti ve böyle olduk. Yine bir örnek vermek gerekirse, yeni rejimde Vahdettin Paşa’yı başka bir yere sürüyorsun, sonra da vatan haini ilan ediyorsun. Gerçekten vatan haini olduğuna emin miyiz?

Genç Barış: Merhum Bülent Ecevit’in bu konuda Vahdettin’in vatan haini olmadığına dair sözlerinin olduğunu biliyoruz. Bu sözleri duyan insanlar bir anda şok olmuşlardı nasıl böyle bir şey olur diye.

Ferhat Kentel: Çünkü bu olayda ezberimiz vatan hainliği olmuştu. Siz birilerine hain sıfatını yakıştırıyorsunuz, o kadar ‘ihanet’ lakabını insanlara yakıştırıyor ve Sen Osmanlıcısın ben değilim diyerek ben ve bana dair insanları kötü ilan ediyorsun. İstiklal Mahkemeleri’nde asıyorsun onlarca hacı hocayı. Mesela Erzurum’da ‘Şallı Bacı’ lakaplı bir kadını ‘bu başörtüsü yasağı da nereden çıktı?’ dediği için hain ilan ediyorsun. Bunun gibi o kadar çok vaka var ki hangi birini sayacağımı bilemiyorum. Ucuza yargısız infaz denilen şeydir bu. Bugün Kürtlerin Türklere öfke ve nefret duymamaları mümkün mü JİTEM’in operasyonlarını dikkate aldığımızda.

Genç Barış: Bu konuda JİTEM’in oprasyonları kapsamında ilginç şeylerle karşılaştım Hocam. Güneydoğu’da sorgusuz sualsiz basılan evler, köyler ve hikâyeleri oldukça şaşırtıcı.

Ferhat Kentel: Cafer Solgun Bey’den duyduğum bir olay vardı. Ama biz basından olayın şöyle okuduk: ‘PKK ile çıkan bir çatışmada 1 Komutan öldü’. Olayın aslını öğrendiğimizde ise ordu bir gece Lice’yi basıyor, dünya kadar insan ölüyor, köy abluka altında. Ve komutan PKK ile savaşarak olay çözülmez dediği için öldürülüyor. Yani komutanı asker öldürüyor. Bunun gibi onlarca hikâye sayılabilir. Vahşetin haddi hesabı yok. Ama asıl merak edilen nasıl böyle bir ruh haline girildiğidir. Ogün Samast adlı bir çocuk Hrant’ı nasıl öldürür?

Genç Barış: Yine çok konuşulan bir konu olan kutuplaşma ile alakalı neler söyleyebilirsiniz? Gelecek ile alakalı öngörünüz nedir ve ne zaman normalleşiriz?

Ferhat Kentel: Geleceğe dönük kısımdan önce nasıl böyle bir hale gelindiğine dair belki bir şeyler söylenebilir. Rahatlatıcı olarak da düşünebilirsiniz, genellikle sıcak olayların içinde kaybolduğunuz zaman her şey sanki dünyanın her karesi bundan müteşekkil zannedersiniz. Bizim yaşadığımız hikaye göz önüne alındığında aslında dünyanın başka yerlerinde de buna benzer hikayelerin olduğunu göreceksiniz. Dünyada yalnız değiliz. Sosyoloji ekollerine, teori okullarına göre ise Ulrich Beck, Anthony Giddens gibi teorisyenler risk toplumunda yaşadığımızı söylüyorlar ya da refleksif modellik de deniyor. Kabaca şu demek, çok hızlı dönüşen, modernleşmenin modernleşmesi gibi bir şey yaşıyoruz. Yani bir toplum mücadelesi var, partiler var, demokrasi mücadelesi var. Ama şu an çok daha çevrelerden, çeperlerden, kültürel kimliklerden gelen o kadar çok mücadele var ki önceden burası Sosyalist İşçi Partisi, Muhafazakâr Parti ya da Hıristiyan Demokrat Parti diyerek daha dar kimlikler altında anlatılamaz hale geldi. Yani hiçbir kategoriye girilemez oldu. Ne AK Parti savunucusuyum ne de değilim. Bazı şeyler klasik temalara uymuyor ve ‘kimsin sen’ diyebilirler. Beyindeki kategorilere sizi yerleştiremeyince sorun yaşanıyor. Modernite bize bu kategorileri kalıpları falan öğretti. Ama ezberler devam ediyor. Ulrich Beck buna ‘zombi kavramlar’ diyor. Dolayısıyla bu bize iki şey öğretti; inanılmaz imkânlar dünyası var, yepyeni zihinsel açılımlar yapabiliyoruz. Örneğin Kürtler için demokratik özgürlük, anadilde eğitim hakkı vb bir sürü yeni şeyler düşünülüyor, aynı zamanda bu bize çok fazla korku da veriyor. Yani garantide olduğunuz nice kavram, Atatürk, Diyanet, Sünnilik-Alevilik gibi şeyler sağlam şeyler değil, her an bozuluyor, kırılıyor ve rakip alternatif düşünceler var. Örneğin yine ‘cemaat’ kavramını ele aldığımızda bir zamanlar cemaat (gemainschaft) bitmişti, sonra toplum (gesehrschaft) olduk. Ama bakıyorsunuz Taksim’e, orada bir cemaat arayışı olduğunu görüyorsunuz. Taksim bir cemaat arayışıdır. Futbol takımlarının taraftar arayışına kadar hepsi cemaat arayışıdır. Hem yuva arıyoruz hem de yuvalarımız sürekli sarsılıyor. Ne zaman aşılacağını bilmiyorum. Zaman vermek güç ama her toplumsal hareket bize olgunlaşma fırsatı veriyor. Aynı zamanda ben, Türk toplumunun hafızasının zayıf olduğunu da düşünmüyorum. Hatırlıyoruz aslında ama yaşamak için gerekli bir takım tekniklerimiz var. Zamanı gelince işletmek gibi hallerimiz var. Kutuplaşmalar, kamplaşmalar, çatışmalar var ama Türk- Kürt düşmanlığı, Sünni-Alevi çatışması bazında kitlesel bir tavır yok. Bunu da ancak özel birlikler vs yapmaya çalışıyorlar. Yine de iyimserim ve inanıyorum ki Gezi Parkı meselesi bile ileride bize olumlu olarak geri dönecektir. Gezi Olaylarından ders çıkaracağız. Buradan olumlu nüveler çıkacağı inancındayım. Kendi kendine olmayacak belki demokratikleşme paketini dahi yeterli bulmadığım halde olumlu şeylerin çıkacağı kanaatindeyim.

Genç Barış: Biz de demokratikleşme paketi hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorduk ki zaten bahsettiniz Hocam.

Ferhat Kentel: Dediğim gibi Demokratikleşme Paketi’ni yeterli bulmamakla birlikte ileriye dönük olarak olumlu nüveler atacağı inancındayım. AK Parti MKYK Üyesi Prof. Dr. Yasin Aktay her ne kadar her bir maddenin devrim maddesi niteliğinde olduğunu söylese de o kadar da abartmamak lazım. Hiç kuşkusuz özel okullarda anadilde eğitim hakkına sahip olmak bile zihnimde adım attırıyor. Ama paketin kamuoyuna sunulması da başlıca PR işi. Deniz Zeyrek Demokratikleşme Paketi’ni günler öncesinden duyurmuştu. Dediğimiz gibi yeterli ve kapsamlı bir paket olduğunu söyleyemeyiz. Alevilere Cemevi ve ibadet özgürlüğü ile alakalı bir şey yapılmadı. Ruhban Okulu ile yine bir madde yok. Ya da peşin peşin verilmemiş de olabilir. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinde geldiği nokta bakımından önemlidir. Öte yandan biz bu mücadelenin ne kadarını becerebildik diye de okumak mümkündür. Yani mücadelemizle haklarımızın ne kadarına kavuşabildik diye de düşünülebilir. Türkiye’de demokratikleşme paketi ve demokrasinin kendisi toplumsal hareketler ve aktörler vasıtasıyla olan bir şeydir. AK Parti iktidara geldiği zaman Kürtçe ana dil hakkı diye bir şey tartışmıyorduk. Kürtler ana dil hakkı talep ettiler. 2 sene öncesine kadar böyle bir söylem yoktu. Demek ki Kürtlerin göstermiş olduğu performans ve hareket artı olarak geri döndü. Ya da yine başörtüsü hareketi müthiş bir harekettir. Ermeni ve Dersim Olayları üzerinde olan veriler demokratikleşme hareketidir. Belki de Gezi Parkı burada bize demokratikleşme paketini gündeme getirdi diyebiliriz.

Genç Barış: Hocam değerli vaktinizi bizlere ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Gezi Parkı, Demokratikleşme Paketi ve gündem üzerine keyifli bir sohbet oldu. Tekrar çok teşekkür ederiz.

Paylaş

Yazar Hakkında

Genç Barış

Cevap Yaz