Savaş ve Barış

0

Enes Oğuz Karakılıç

Savaş ve Barış romanı dünyanın en uzun romanlarından. Rusya’nın tam 18 yılını anlatıyor. Kitabı bu kadar uzun yapan tabii ki de geçen yıllar değil. Her yönüyle bir Rusya panoraması sunuyor önümüze yazar. Adından da anlaşılacağı üzere bir zıtlıklar kitabı Savaş ve Barış. Kitap bize ilk olarak barış zamanını betimliyor. Dönem okumaları sevenler için adeta maden: Rus elitinin yaşayışı, balolar, danslar, kıyafetler… Bu bölümde kahramanlarımız Fransızca konuşuyor ve Napolyon hayranlıklarını gizlemiyorlar. Fransız kültürünün Rus sosyetesini sarıp sarmaladığını adeta gözümüze sokuyor Tolstoy. Kitap burada henüz 1802 yılında. Aklıma bizde de 37 yıl sonra padişah fermanıyla başlayacak modernleşme hareketini getiriyor.

Bir de kitabın savaş boyutu var ki usta betimlemeler burnumuza adeta barut kokularını getiriyor kitabı okurken. Tolstoy’un bu kitabını başyapıt yapan şey bu manzaralar değil esasen savaş düşüncesine karşı geliştirdiği ve bugün de işlerliğini koruyan silahlar. Yazar şöyle diyor: Napolyon’un ya da Aleksandre’nın iradesi bir erle birdir. Bu şu demek; toplumun her ferdinin iradesi aslında bize savaş ya da barış sonucunu doğuracak. Bu satırlar yazılırken Türk ordusu Suriye’de ve Doğu da çatışmalar biteli ise birkaç ay oldu sanırım. Savaş iradesini belirleyen kim? Tabii ki halklar kendi iradesini ortaya koyuyor sonuçlara da yine kendileri katlanıyorlar. Dikkatimi çeken bir detay da kahramanlarımızın savaş sırasındaki özlemleri oluyor. Ölüm döşeğindeki Prens Andrey’in tüm kırgınlıklarını ve öfkelerini bir kenara bırakması beni en çok etkileyen yerlerden biriydi. En sevdiğim duygulardan olan aşk ve ölüm üzerine düşüncesini şöyle anlatıyor kahramanımız: Aşk mı? Aşk nedir? Aşk ölüme engel oluyor. Aşk hayattır. Hayattan ne anlıyorsam ancak sevdiğim için anlıyorum. Her şey sadece sevdiğim içindir ve sevdiğim için vardır. Her şey ona bağlıdır. Aşk Tanrıdır. Ölmek benim için aşkın parçası için sonsuz kaynağa dönmektir. Tolstoy bu satırları yazalı 200 yıla yakın oldu kitabın okunduğu yer ise Türkiye. Bu lirizmi bu kadar güçlü kılan ne peki? Bu duygunun herhangi bir coğrafya ya da zamana sabitlenememesi… Ölüm aşkın bir parçası çünkü o sonsuzluğa açılan kapı, aşk da ancak sonsuzluk istiyor. Sonsuzluk arzusu doğu-batı kuzey-güney her yerde aynı şüphesiz.

Geçen yıllarla birlikte değişen kahramanlar ve onların ruhsal-fiziksel dönüşümleri, çocukluk resimlerimizi bugüne kadar kronolojik sıraya koymuş da izliyormuşuz hissi veriyor okura. Kitabı en keyifli kılan taraf da bu. Kitabın en sevdiğim iki karakteri Piyer ve Nataşa bu dönüşümü buram buram yaşayanlardan. Nataşa ve okurun tanışması henüz küçük bir kızken oluyor. İlk aşk maceralarını uçarılıklarını heyecanlarını hüzünlerini okurken Nataşa ile büyüdüğümü hissettim açıkçası. Yaptığı bir hata beni çok üzdüğü gibi o hatadan dolayı affedilmesi de bir o kadar sevindirdi. Usta yazar olmak bu, galiba okuyucuyu asla olmamış bir hikayeye ikna ediyorsun.

Son olarak şunu söylemeliyim ki kitabı elinize aldığınız ve tanıştığınız andan itibaren Piyer’i dikkatlice takip edin. Sosyete ortamlarından bunalan ve iç huzuru arayan biri O. İç huzuru bulmak için evleniyor, dine veriyor kendini ve sonunda savaşa katılıyor. Bu arayışlar onu çok farklı yerlere taşıyor. Aradığı şeyi ise bambaşka bir ironiyle elde ediyor…

savaş ve barış

Paylaş

Yazar Hakkında

Genç Barış

Cevap Yaz