Sivil Anayasaya Ramak Kala!

0
The following two tabs change content below.

Enes Yıldırım

Latest posts by Enes Yıldırım (see all)

Yeni bir anayasayı daha doğrusu sivil bir anayasayı ne kadar istiyor ve karar mekanizmalarından talep ediyoruz? Türkiye’deki bireyler, üyesi bulundukları partinin sivil bir anayasa için kırmızı çizgilerini aşmalarını olumlu karşılarlar mı? Üniversiteler, STK’lar, Medya organları ve nihayetinde Partiler yeni anayasa konusunda ne gibi çalışmalar yürütüyorlar?

21. yy’da her açıdan gelişmiş olan, demokratik ve hukuk kuralları çerçevesinde yönetilen bir ülke olmamız ve baskı gruplarının çoğunun tatmin olabilmesi için Türkiye’nin yeni bir anayasaya daha doğrusu sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğu muhakkaktır. Türkiye her ne kadar bazı kurum ve kuruluşlarda ya da bunların bünyeleri içinde barındırdıkları bazı kişilerde antidemokratik belirtiler olsa da, artık demokrasiyi kesintiye uğratan ve baskı, zulüm, özgürlüklerin kısıtlanması vb. olumsuzluklara sebebiyet veren 1960 ve 1980 darbeleri gibi sancılı dönemleri geride bırakmış olan ve demokrasi ile yönetildiğine dair belli kanılar oluşan bir ülkedir. Dolayısıyla bu sebeptendir ki son zamanlarda “Yeni Türkiye” sloganı ile karşı karşıyayız.

Peki böylesi 21. yy Türkiye’sinde hala 20. yy sonlarında gerçekleştirilen bir darbe sonucunda, bu darbeyi gerçekleştiren askerlerin silahları altında oluşturulan bir anayasa ile yönetilmemizin, bütün kamu ve özel kurumlarının, siyasi otoritelerin(kısacası yasama, yürütme, yargı, STK’lar vs.) bu anayasa ile şekillenmesi ve bu doğrultuda hareket etmesinin meşruluk yanı ya da meşruluk payı var mıdır?

Bugünün şartlarında, Türkiye’de bu soruyu sorduğunuz her birey “Hayır, meşru değildir elbette!” diyebiliyorken, asıl sıkıntının bu meşru olmayan durumun değiştirilmesi yönünde karar alıcılara nitelikli herhangi bir talebin duyurulmamasıdır. Aslında bu pek de yabancı olmadığımız bir durumdur. Nitekim çok partili siyasi hayata geçiş döneminde ve öncesinde de tek partili sistemden vazgeçilip demokratik bir yönetimin oluşturulması için, halk nezdinde herhangi bir girişimde bulunulmamış, ancak meclis içinde oluşan bir muhalefetin girişimleri sonucunda çok partili hayata geçebilmiştir Türkiye(1945-1950 Menderes Dönemi). Karar alıcıları harekete geçirmeye yönelik nitelikli çalışmaların eksikliğinden dolayıdır ki, 2015 yılında dahi halen darbe anayasası ile yönetiliyoruz. Baskı grupları ve seçmen kitleleri sivil bir anayasayı ne kadar talep ediyor? İşte asıl eksikliğin olduğu nokta.

Anayasa Mahkemesi eski raportörü Osman CAN da bu konuda yakınırken tam olarak şöyle diyor: “Anayasanın bir toplumsal sözleşme zeminine oturması gerektiğini; anayasal iradenin siyasi partilere ve organlara ait olmadığını, anayasa yapımında temsilin değil, vekâlet ilişkisinin geçerli olduğunu, toplumsal irade karşısında hiçbir siyasi partinin kırmızı çizgisinin, ön şartının, kutsalının veya yücesinin geçerli olmadığını anlatamadık.

Türkiye gibi yüz yıl boyunca, toplumu yok sayan ve belirli bir grubun veya sınıfın siyasal tasavvurunun toplumun geneline dayatıldığı bir ülkede, bu dayatmanın ifadesi olan 1924, 61 ve 82 anayasalarına yapılacak her bir referansın topluma karşı bir saygısızlık anlamına geleceğini anlatamadık.”

Bir fiiliyatın gerçekleşmesinde siyasi otoriteler ne kadar etkiliyse halktan gelen talepler de o kadar etkili olmaktadır ki ‘halktan gelen taleplerin gerçekleştirilmesiyle yükümlü olan siyasi otoritelerdir’ düşüncesi demokrasinin ana temellerinden birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla 21. yy Türkiye’sinin hala 1982 Darbe Anayasasıyla yönetilmesine ve daha da önemlisi dizayn edilmesine toplumun her kesiminden birey, vakıf, cemiyet, dernek kısacası bütün STK’ların artık bir dur demesi gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, artık sivil toplum kuruluşlarının, seçmen kitlelerinin ve özellikle bilimsel araştırma ve proje merkezleri olan üniversitelerin, biz de sanıldığı gibi üniversiteleri yüksek lise sanma ve öğrenmeyi ezberlemek üzerinden değerlendirme algısından kurtularak, yeni anayasa konusunda nitelikli çalışmalara imza atmaları gerekiyor. İçinde bulunduğumuz süreçte bütün kesimlerin yeni anayasaya destek vermesi ve yeni bir anayasa oluşturma sürecinin içinde bulunması gerekiyor.

Yeni anayasanın özellikle uzlaşı kültürü ile oluşturulması, dolayısıyla bütün siyasi partilerin kırmızı çizgilerinden vazgeçerek bu ülke için en iyi anayasayı yapmada aktif rol alması gerek. Milletin iradesinin 4 parti vekâletinde meclise yansımış olması yetmez, bunun bir de Ana-yasaya yansımış olması ve sivil bir anayasanın varlığı son derece önemlidir.

Toplumsal kesimlerin taleplerini karşılayamayan ve çağın gereklerine ters düşen mevcut anayasada, ilki 1987’de olmak üzere, sadece 2010 yılına kadar, çeşitli konularda toplam 17 kez değişikliğe gidilmiş, yani değiştirilmiştir.

Aslında “Yeni Türkiye” den kastın, uzlaşı kültürünü benimsemiş bir toplum yapısının var olması ve bu çerçevede daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk ve daha bir şeffaf yönetimin mevcudiyeti olmasıdır. Yoksa yeni dediğimiz şeyin eskisinden farkı da kalmaz. Evet, daha fazla demokrasi… Misal, darbelerin yasal dayanağı olarak gösterilen TSK İç Hizmetler Kanunu’nun 35. Maddesi! TSK İç Hizmetler Kanunu’nun bu maddesi daha Temmuz 2013’e kadar da varlığını koruyan ve demokrasi kültürüne bir tehdit niteliğindeydi. Nihayet Temmuz 2013’te bu Maddedeki “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” şeklinde olan TSK’nın vazifesi, artık yeniden düzenlenerek “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirilmiştir.

Artık bu ve benzeri adımların atılması, özellikle Sivil Anayasa konusunda bir an önce mesafe kat edilmesi, darbe anayasasının temelli rafa kaldırılma zamanı gelmiştir.

Yeni anayasanın mihenk taşının ise bireyi devlet iktidarı karşısında gerçek anlamda güvence altına almak ve bunu yaparken de uluslararası sözleşmeleri ve AİHM kararlarını özellikle temel hak ve hürriyetler konusunda öncelikli olarak ön planda tutmak olacaktır. Söz konusu “birey endeksli”den kasıt ideolojisine, dini inanışına, etnik kökenine ve cinsiyet kimliğine bakılmaksızın bu topraklar üzerinde yaşayan her bireye eşit fırsatların sunulması ve bu bireylerin eşit haklara sahip olmalarıdır.

Paylaş

Yazar Hakkında

Yorumlar kapalı.