Uluslararası Barış ve Birleşmiş Milletler

0
The following two tabs change content below.

Yazar: Merve AKSU

Küreselleşme yeni bir kavram olmayıp, varlığını 16.yy’dan itibaren sürdürmüş ve etkinliğini siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, teknolojik alanlarda günümüze kadar arttırmıştır. Zaman ve mekan kavramları eski anlamlarını yitirmiş, sınırlar kaybolmaya başlamış ve ülkelerin karşılıklı bağımlılıkları artmıştır. (Çalık,56)Teknolojik gelişmeler sayesinde; dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar aralarındaki iletişim artmış; her çeşit bilgiye erişim daha hızlı ve kolay hale gelmiştir.

Küreselleşmenin doğurduğu sonuçlar bazı kesimler tarafından modernleşme, demokrasi ve kültürel zenginliğe giden yol olarak olumlu bir şekilde değerlendirilirken, bazı kesimler tarafından da eleştirilmiştir. Kellner; küreselleşmenin insanları birbirine bağladığı kadar, yeni eşitsizlikler yaratarak birbirlerinden uzaklaştırdığını ifade etmiştir.(Kellner,9) Kellner’e göre küreselleşmenin olumsuz etkisi gelişmiş zengin ülkelerin, gelişmekte olan fakir ülkeler üzerindeki hakimiyetini artırarak kontrol mekanizmalarını geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. Aradaki bu uzaklaşmanın nedeni ise, kaynaklara “sahip” olan ülkelerin bunlardan yoksun bırakılan ülkeler üzerindeki artan hegemonyasına dayanmaktadır. Bunun sonucunda ise ülkeler arası rekabet doğmuş ve çatışmalar meydana gelmiştir.

Barış kavramının Uluslararası boyuta taşınması ve birçok ülkenin birlikte hareket etmesini gerektirecek önlemler alması; önceden belirtilen nedenlerden dolayı birinci Dünya Savaşıyla ortaya çıkan savaşın; tüm dünyayı etkileyici sonuçlar doğurduğu küresel boyuta ulaşmasıdır. Diğer bir ifadeyle küresel savaş; küresel barış tartışmalarını beraberinde getirir ve ülkelerin kolektif iş birliğine girmelerini, Uluslar arası kurumların oluşmasını hatta ulus-devletlerin, ulusüstü oluşan kurumları tanımalarına olanak sağlar. 1920 yılında kurumsallaşan Milletler Cemiyeti; barış kavramının uluslararasılaşmasının ilk örneği sayılabilir. Bunun nedeni ise, daha önce ülkeleri; dünyayı ikiye bölecek derecede bir saflaştırmaya götüren tehdit edici unsur olmaması ve bu kutuplaşmanın yarattığı tahribatı önlemek için ülkelerarası işbirliği çerçevesinde bağlayıcı kararlar alınmasıdır. Fakat; ikinci dünya savaşının ortaya çıkmasıyla; Milletler Cemiyetinin ortaya çıkma amacına ulaşılamadığı anlaşılmış ve savaşın ileride küresel boyuta taşınmasının önüne geçmek için Milletler Cemiyetinin mirası olarak değerlendirilen ve misyonları aynı olan Birleşmiş Milletler kurulmuştur.  “Bu bağlamda ilk kolektif örgüt olan ve Birinci Dünya Savaşı sonrasındakurulan Milletler Cemiyeti (MC), ikinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla başarısız bir deneme olarak tarihe gömülürken küresel barış ümidini yok edememiştir” (Hard,2002,s.130).

Birleşmiş Milletler Kuruluş Amacı Ve Yapısal Reform Girişimleri

Son dönemlerde küreselleşmenin olumlu ve olumsuz etkilerinin hızlanması sonucunda, sosyal, siyasi,ekonomik ve kültürel anlamda dünya politikaları yeniden şekillenerek, “savaşın olmama durumu” olarak tanımlanan “barış” kavramı sürdürülebilirliğini koruması bakımından farklı boyutlarda ele alınmaya çalışılmıştır. Diğer bir ifadeyle barış kavramı sadece ülkelerin askeri anlamda şiddetten kaçınma eğilimine sahip olmalarından ziyade, etkisini daha geniş bir alana yayarak küreselleşmeye çalışmıştır.

Birleşmiş Milletler; İkinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkan tahribatı telafi etmek, ülkelerarasında meydana gelebilecek potansiyel kriz ortamlarının önüne geçmek, Uluslar arası barışın istikrarını sağlayarak gerekli güvenlik tedbirlerini almak üzere; 50 ülkenin öncülüğünde 24 Ekim 1945 tarihinde kurulmuştur. “BM Tüzüğüne göre örgüt, barış ve Uluslar arası güvenliğin sağlanmasının ötesinde temel insan hakları, cinsiyet eşitliği ve bütün halkların ekonomik ve sosyal refahını temin etmek gibi çok geniş amaçları yükümlenmiş ve Milletler Cemiyetinden farklı olarak kararların yaptırım gücünü artıracak sosyo-ekonomik ve askeri tedbirlerle desteklenmiştir”(Mgboji,2006,s.860).

Amacı, meydana gelebilecek bir savaşın önüne geçmek  olan Birleşmiş Milletler;  alınması gereken askeri önlemlerin ötesinde, dünyayı tehdit eden ekolojik, ekonomik, sosyal ve sağlık gibi bir çok alana dikkat çekerek, kendi bünyesinde bir takım reform girişimlerinde bulunmuştur. 18 Aralık 1992 tarihli “Barış için Gündem  Raporu”   örgütün barış, istikrar ve güvenliği sadece askeri boyutta değil aynı zamanda çeşitli organlarıyla siyasi, sosyal, ekonomik, çevresel ve gelişen yönleriyle birlikte ele alındığında Uluslararası barış ve güvenliğe ulaşılabileceğine (un.org)değinerek bu değişimi deklare etmiştir. Her ne kadar Birleşmiş Milletler çatısı altında yapısal değişimlere gidilse de, örgütün barışı Uluslararası platforma taşıyabilme başarısı;  üzerinde tartışılması gerekilen bir konudur. Düşünülmesi gereken diğer bir nokta ise, örgütün mevcut yapısının ve Uluslararası alandaki imajının, küresel boyuttaki krizleri yönetebilme konusunda sergilediği tutumun, ihtiyaçlara karşılık verecek boyutta olup olmamasıdır.

 

Güvenlik Konseyi ve Makro Çıkarlar Çıkmazı

Birleşmiş Milletler; Genel Sekreterlik, Güvenlik Konseyi, Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı olmak üzere 5 ana organdan oluşur. Kararları bağlayıcı ve nihai olan Güvenlik Konseyi 15 üyeden oluşmasına rağmen; daimi üye statüsüne sahip olanlar 2. Dünya Savaşından galip çıkan ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya Federasyonudur.”1963 yılındaki reforma kadar Konsey 5 daimi ve 6 geçici üyeden oluşmaktaydı.Ancak reformdan sonra daimi üyelerin sayısında bir değişme olmazken 6 olan geçici üye sayısı 10 a çıkarıldı.”(Erdem Özlük,11) Güvenlik Konseyi dışındaki organların aldığı kararların tavsiye niteliği taşıması ve son sözün Güvenlik Konseyinde olması organlararası denge sorununu beraberinde getirmiş, diğer organların işlevselliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Aynı zamanda sadece daimi üyelerin sahip olduğu veto hakkı; örgütün eşitlik söylemlerine ne derecede bağlı kaldığı hususunda akıllarda soru işareti yaratmaktadır. 192 üye devleti bulunan Birleşmiş Milletlerin, veto hakkını sadece 5 ülkeye tanıması beraberinde temsil sorununu getirerek;  ülkeler arası adaletsizliğe neden olmakta ve böylece kendi amacından sapmaktadır. Bunun nedeni demokrasinin temel prensiplerinden biri olan çoğulculuğun, diğer bir ifadeyle her ülkeye eşit seviyede karar mekanizmalarına dahil olma imkanı verilmemesinin yol açtığı paradokstur.

Demokrasi ve eşitlik ilkelerinden bağımsız olarak, tanınan veto hakkının yol açtığı diğer bir sorun ise kriz ortamlarında süreci tıkama ihtimalidir. Daimi üyeler; makro çıkarları doğrultusunda hareket edebilme ve kendilerine tanınan veto hakkını kötüye kullanabilme  riski taşıdıklarından; ivedilikle müdahale edilmesi gerekilen bölgelere zamanında yardım gönderilememe ihtimali vardır. Müdahalenin gecikmesi ise, bölgedeki çatışmanın kızışması, toplu katliamların ve insan hakları ihlallerinin artması anlamına gelir.

Uluslararası barışın sağlam temellere dayanması için Birleşmiş Milletler özellikle Güvenlik Konseyi çatısı altında bir takım yapılandırmalara gitmelidir. Bunların başında üye ülkelerin kolektif olarak karar mekanizmalarına dahil edilerek temsil güçlerinin arttırılması, “egemen eşitlik” prensibi ne sadık kalınması, demokrasinin gelişmesinde çoğulculuğun önem kazanması, “keyfi veto” nun önlenmesi için bir takım caydırıcı ve zorlaştırıcı tedbirler alınması ve son olarak organlar arasında denge unsurunun gözetilmesi gerekir.

 

İmaj Probleminin Perde Arkası  

Birleşmiş Milletlerin dünyadaki tüm bölgelere erişiminin zamansal ve mekansal kısıtlamalarından dolayı tek başına hareket etmesini imkansız kılarak, bunun önüne geçilmesi için ulusal ve Uluslararası çaptaki örgütlerle iş birliğine gidilmesi Brahimi Raporunda gündeme gelmiştir. Bu uygulama tarafların karşılıklı olarak birbirlerini tanıdığı ve sistemli bir şekilde hareket edildiği zaman; bölgede çıkabilecek olan çatışmalara zamanında müdahale ederek; güvenliği tehdit edici unsurların önüne geçilmesini sağlar. Küreselleşmenin Uluslararası örgütleri birbirlerine bağımlı hale getirdiği düşünüldüğü zaman  kolektif şekilde hareket etme Uluslararası barış ve güvenliğin istikrarı için kaçınılmazdır. Diğer yandan, böyle bir ittifakın yapılması beraberinde bir takım sorunları da getirir. Bu sorunların başlıcaları; kurumların birbirlerine danışmadan tek başlarına hareket ederek, diğerinin yetki alanına giren unsurlara müdahale etmesi sonucunda karşı tarafın uluslararası prestijini zedelemesi; örgütler arası kaosun ortaya çıkması, karşılıklı güvenin zedelenmesi şeklinde özetlenebilir.

II. Dünya Savaşından sonra Sovyet rejimini tehlike olarak gören Batı Avrupa ve Kuzey Amerika tarafları, ortak düşmana karşı beraber hareket etme kararı alarak devletlerin bireysel hareket etmemeleri konusunda uzlaştıklarını göstermişlerdir. “Bu devletler, yalnızca ahde vefa ilkesi gereğince Birleşmiş Milletler Kurucu Antlaşması (BMKA)’ya uyulmasını beklemenin dışında, Uluslar arası barış ve güvenliği korumak için kendilerine yönelebilecek haksız saldırıları önleme yeteneğine bireysel olarak sahip olmadıkları düşüncesiyle,1949 yılında NATO’yu kurmuşlardır.”(Manavoğlu,28)

Kuruluş amacı; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden gelebilecek saldırıya karşı beraber hareket ederek; gerektiğinde savunma amaçlı kuvvet kullanma yetkisinin tanındığı NATO; Birleşmiş Milletler Kuruluş Anlaşması hükümlerine uygun hareket etmekle yükümlü bir örgüttür. Ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin yıkılmasının ardından; kuruluş amacının gerçekleşme ihtimali kalmayan NATO; zamanla bölgesel sınırları kapsayan koruyucu politikalarını evrensel boyuta taşımış ve bunun sonucunda bir takım istenmeyen durumlar ortaya çıkmıştır. NATO’nun Kosova müdahalesi; BM ile NATO arasındaki uyuşmazlıkların çıkışı ve BM’nin uluslararası alandaki prestijinin sorgulanması bakımından önem arz etmektedir.

Yugoslavya’daki Kosova sorununun patlak vermesiyle bu iki kurum karşı karşıya gelmiş, Güvenlik Konseyinin insani müdahale kapsamında değerlendirdiği ve bölgeye çeşitli yaptırımlar uygulanması konusunda açıkladığı kararlara karşılık; NATO kendi bölge sınırlarını aşarak kuvvet kullanma tehdidiyle devreye girmiştir. “Her şeyden önce müdahale öncesi BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan hiçbir kararda, müdahale için NATO’ya yetki verilmemiştir.Ayrıca NATO KAA(Kuzey Atlantik Antlaşması-NATO)’nın uygulama alanı dışına çıkarak belirtilen askeri operasyonu gerçekleştirmiştir.”(Manavoğlu,36) NATO bu tutumuyla; BM anlaşmasında yer alan kuvvet kullanımı yasağını çiğneyerek ve BM’nin Kosova’yla ilgili kararlarını yok sayarak; Uluslararası alanda BM’nin imajını sarsmıştır.Bunun önüne geçilmesi için Birleşmiş Milletlerin alması gereken önlem; herhangi bir örgütle işbirliği yapılmadan önce tarafların kendi kurallarını karşı tarafa kabul ettirmeleri, bu kurallara uyulmadığı taktirde işbirliğinin sona ereceğini açıklaması gerekmektedir.

BM Barışı Koruma Operasyonlarının Hukuki Zemini

1945 yılında San Francisco’da imzalanan BM anlaşması, temelinde yer alan uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması konusunda Birliğe ait silahlı bir örgütlenmenin olmamasından dolayı kolektif güvenliği ve barışı teşvik edecek sistemli bir yapıya sahip olamamıştır. “Kolektif güvenlik sisteminin hayata geçirilmemesinden dolayı, ortaya çıkan boşluğu doldurmak üzere yeni bir mekanizmaya gerek duyulmuş,barışı koruma(peace keeping)kavramı ortaya çıkmıştır.”(Güngör,8) Birleşmiş Milletler barışı koruma operasyonları, uluslararası barış ve güvenliğin tehlike altında olduğu veya olası bir çatışmanın öngörüldüğü zamanlarda barışı tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak üzere hukuki dayanağını tarafların rızası ve BM Anlaşmasından alır.

Birleşmiş Milletler barış operasyonlarının varlığı açıkça Birleşmiş Milletler Anlaşmasında belirtilmediğinden hukuki dayanaktan yoksun kalarak, anlaşmanın belirli maddelerine referans verecek şekilde doktrinsel boyutta ele alınmaya çalışılmıştır. Bu bakımdan her ne kadar kaynağını uluslararası hukuk normlarından almış olsa da, amacı ülkenin güvenliği ve istikrarını sağlamak olan bu operasyonların BM barış anlaşmalarında açıkça yer almamasından dolayı bu operasyonların   kurulma aşaması ve yürütülmesi konusunda izlenen yöntemlerin hukuki temellerinin incelenmesi oldukça önem taşımaktadır. “Operasyonların kararlaştırılması aşamasındaki hukuki temeller, bu operasyonların uluslararası hukuka uygun olarak kurulmasına yetki veren ve hukuka  uygunluk olarak vazgeçilmez olan temellerdir. Operasyonların yürütülmesi aşamasında uyulması gereken ilkeler ise, barışı koruma operasyonları ile mavi berelilerin görev yaparken uymak zorunda oldukları, bir operasyonun hukuka uygun olarak yürütülmesi ve başarılı olması açısından dikkate alınması gereken prensiplerdir.”(Öncü, 32)

Barışı koruma operasyonlarının anlaşma metninde açıkça yer almaması her ne kadar Uluslar arası anlaşma metinlerine aykırı olmasa da, anlaşma metinlerinin yorumlanmasında ortaya çıkan doktrin farklılıkları sürecin hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını zorlaştırmakta ve görüş birliğinin oluşmasına engel teşkil etmektedir. Operasyonların hukuki bir zemine dayandırılması konusunda ortaya çıkan farklı görüşler anlaşmanın VI. ve VII. bölümleri etrafında düşünülmesi gerektiğine vurgu yaparak, bu iki bölüm arasında bir orta yol bulunması gerektiğinin önemini vurgulamaktadır. VI. Bölümünde “uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi” başlığında yer alan maddeler incelendiğinde her hangi bir barışı koruma operasyonlarının tanımından bahsedilmemekte, Uluslar arası barışı tehdit altına sokan ve taraflar arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümü hususunda BM bünyesinde yer alan Güvenlik Konseyinin askeri gücünü ön plana çıkaran yapısından çok görüş bildirici, arabulucu ve tavsiye verici görev tanımlamasından bahsedilmektedir.Madde 38, Güvenlik konseyinin yetki alanı konusunda bir çerçeve çizmekte ve “Güvenlik Konseyi 33-37 maddeler hükümlerini zedelemeksizin, bir uyuşmazlığa taraf olanların tümünün istemesi halinde bu uyuşmazlığın barışçıl yollarla taraflara tavsiyelerde bulunabilir” (BM anlaşması,13) şeklinde ifade edilerek uyuşmazlıklara müdahale edilmeden önce bir danışma mekanizması olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.

“VI Buçuk Bölümü”

Sunulan tavsiyelerin yetersiz kalması durumunda veya uluslararası barışı tehlike altına sokan durumların önüne geçilemediğinde Güvenlik Konseyinin etkin bir rol üstlenerek müdahaleci kimliğini ön plana çıkarması VII bölümün “Barışın tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda alınacak önlemler” başlığında yer alarak yasal bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Güvenlik Konseyinin yaptırım gücünü arttırarak caydırıcı bir mekanizma işlevi üstlenmesi 42. maddede yer alan “ Güvenlik Konseyi 41. maddede ön görülen önlemlerin yetersiz kalacağı yada kaldığı kanısına varırsa, uluslararası güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için, hava deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla, gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir.”(BM anlaşması,14) şeklinde özetlenebilir. Görüldüğü gibi VI. Maddede danışma mekanızması olarak görevlendirilen Güvenlik Konseyi, VII. bölümde yaptırım gücü  ön planda olan müdahaleci işlevini yasal bir zemine dayandırarak gücünü meşrulaştırmaya yönelik caydırıcı bir mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Maddeler birlikte incelendiğinde barış operasyonlarının tanımının yapılmaması, Güvenlik Konseyinin müdahalesini gerektiren durumların ve alınacak önlemlerin teker teker incelenmemesi, anlaşmanın sadece genel ilkeleri ortaya koyan ve kazuistik bir şekilde ele alınmasını zorlaştıran çerçeve niteliğinde oluşturulan yapısını ortaya koyar. Anlaşmanın metinlerinden yola çıkarak yapılan değerlendirmeler ve yorumlar sonucunda ortak bir görüş birliğinin oluşmasını son derece zorlaştırmakla birlikte barışın tehlike altında olduğu alanlara yapılacak olan müdahalenin  gecikmesine ve bunun sonucunda Birleşmiş Milletlerin kurulma amacının sekteye uğramasına neden olmaktadır.

Operasyonların hukuki bir temele dayanma noktasında ortaya atılan görüşlerden belki de en fazla ses getireni, VI ve VII. bölümün her ikisini birden kapsayan ve ikisinin arasında bir köprü işlevi üstlenen bir “VI buçuk bölümü” nün yer alması şeklindedir. “Bu durumun ana nedeni, bu operasyonların, VI. Bölümünün askeri olmayan işbirliği imkanları ile VII. bölümünün zorlama tedbiri niteliğindeki harekatları arasında bir yerlerde bulunduğu şeklindeki görüştür.”(Öncü,33) Ortaya atılan bu görüş, barış operasyonlarının kapsamını, genişliğini ve yetkilerini belirleme açısından alternatif bir çözüm unsuru olabilme eğilimindedir.

“Tarafların Rızası”

Uluslararası barışın sağlanması ve barışı koruma operasyonlarının başarıya ulaşmasında izlenmesi gereken diğer bir önemli nokta ise bu operasyonların “tarafların rızasını” alma konusunda sergilediği başarıdır. Tarafların rızası hem müdahale edilmesi gereken bölgelerdeki iktidar ve muhalif yapıyı içermeli, hem de Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulun yetki vermesi üzerine BM Genel Sekreterinin örgüt üyelerine katılımlarıyla ilgili çağrı yapıldıktan sonra katılımcı devletlerin gönüllülük esasına dayanarak operasyona dahil olma süreçlerinde sağlanmalıdır. “BM anlaşması kuvvet kullanmayı ve egemen devletlerin iç işlerine karışmayı yasaklamaktadır.(BM Ant md 2& 4,7)Bu durumun istisnasını BM Anlaşmasının 7. bölümünde öngörülen hükümler oluşturmaktadır.”(Öncü,37)

Uluslararası hukukta tarafların rızasının alınmasına gerek duyulmayan durumlar, madde 42 de yer alan uluslararası barış ve güvenliğin tehdidi, veya bir saldırı eyleminin gerçekleşebileceği durumlarda Güvenlik Konseyi tarafından karara bağlanan yaptırımlar ve madde 51 de yer alan herhangi bir saldırıya karşı devletin meşru müdafaasını öngören koşullardır. Tarafların rızası sağlanmadığı takdirde barışı koruma operasyonlarının amacına ulaşması mümkün değildir. Aynı zamanda barışı koruma operasyonları tarafsız bir şekilde sürdürülmeli, taraflardan birine imtiyaz tanınmamalı ve eşitlik ilkeleri esas alınarak iş birliği yapılmaya çalışılmalıdır. Aksi takdirde  ayrımcılığa uğradığını düşünen taraf, mavi berelilerle olan ilişkisini kesebilme ihtimalini taşıdığından barışın ve güvenliğin sağlanmasını tehlike altına sokabilir.

Sonuç Yerine

Barış ve güvenlik sorunlarının küresel bir boyutta önem kazanması, ulusların gelecekte kendilerini tehlike altına sokabilecek durumlardan kaçınma davranışı sergileyerek, ulusüstü bir kurum olan Birleşmiş Milletlere egemenlik hakkı tanımaları, yeni dünya düzeninde şekillenen bir süreçtir. Küresel sorunlarla karşı karşıya kalan ve değişen dünyadaki ihtiyaçlara cevap verebilme yeterliliğini sağlaması bakımından Birleşmiş milletlerin dinamik bir yapıda olup, kendi içinde çeşitli reformlara girişmesi, kendisini yenilemesi gerekmektedir. Şimdiye kadar reformist politikalarını gündeme getirmiş olsa da; dünya konjonktüründe karşımıza çıkan sorunlar bunu tam anlamıyla gerçekleştiremediğini göstermektedir. “Egemen eşitlik”, “ayrımcılığın önlenmesi” “insan hakları””demokrasi” gibi kavramların altını çizen Birleşmiş Milletler anlaşması, örgütün temel ilkelerinin yasal dayanağını oluşturur. Fakat pratiğe baktığımızda organlar arasındaki dengenin sağlanamaması, Güvenlik Konseyinin karar vermede son söz hakkına sahip olması, veto hakkının sadece daimi üye sıfatı taşıyan 5 ülkeye verilmesi gibi nedenler eşitliğin sağlanamadığını, ülkeler arası ayrımcılığın giderilemediğini ve karar aşamasında hızlı etkin bir yöntem izlenilemediğini göstermektedir. Bununla birlikte BM bağımsızlığını kazanmalı ve başka kurumların gölgesi altında kalmamalıdır. Aynı zamanda yürüttüğü barış operasyonlarının başarılı olması için BM anlaşmasında yasal bir zemine oturtularak ve devletlerin rızası alınarak gerekli müdahaleler izlenmelidir. Yapısal reformlara sıcak bakan Birleşmiş Milletler; bunu gündem raporlarında belirttiği ve sözel olarak sürekli ifade ettiği kadar; uygulama alanında da pratiğe dökebildiği zaman; barışın Uluslar arası boyutta istikrarı sağlam temellere dayanacaktır.

 

Kaynakça

  1. Dag Hammarskjöld, Second Secretary-General of the UN,“19th  Annual American Model United Nations International Conference; 2008 Conference Program” http://www.amun.org/uploads/08_Final_Report/Program/2008_Conference_Program.pdf 05.12.2012
  1. Çalık Temel; Feridun Sezgin “Küreselleşme Bilgi Toplumu ve Eğitim”Kastamonu Eğitim Dergisi mart 2005 cilt:13, no:1 s.56
  2. Douglas Kellner “Globalization, Terrorism and Democracy:9/11 and its Aftermath” http://pages.gseis.ucla.edu/faculty/kellner/essays/globalizationterroraftermath.pdf  03.12.2012
  3. Bilirdişi Fikret “Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Sorunları Önleyebilme Yeteneği” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi 3.11 (2010) 172-181
  4. United Nations General Assembly “An Agenda For Peace:Preventive Diplomacy and Related Matters” http://www.un.org/documents/ga/res/47/a47r120.htm  20.11.2012
  5. Özlük Erdem; “Uluslararası İlişkilerde Meşruiyet Ve Güvenlik KonseyininMeşruiyet Krizi”Uluslararası Hukuk ve Politika 4.14(2008) ss:1-26
  6. Manavoglu Zeynep “NATO’nun Kosova’ya Müdahalesinin Uluslararası Hukuk Açısından Geçerliliği” Uluslararası Hukuk Ve Politika Cilt 4.14(2008) ss. 27-51
  7. Uğur Güngör “Günümüzde Barış Operasyonları”  https://mail-attachment.googleusercontent.com/attachment/ui=2&ik=3f3316c6a1&view=att&th=13b4155e74fc39ce&attid=0.2&disp=inline&realattid=f_ha0v2jvr1&safe=1&zw&saduie=AG9B_P8XJ7fR6a9KW4fDoa1kxwwv&sadet=1355092125406&sads=o111kcS_JGmHntZjSYW7aT101UE&sadssc=1 10.12.2012
  8. Öncü Mehmet “Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Operasyonlarının Hukuki Temelleri” Uluslararası Hukuk ve Politika 2.6  (2006)
  9. Birleşmiş Milletler Anlaşması “TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu” http://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/3-30.pdf  10.12.2012
  10. HARDT, Michael ve NEGRI, Antonio (2008). İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  11. MGBOJI, Ikechi, (2006). “The Civilised Self and The Barbaric Other: Imperial Delusions of Order and The Challenges of Human Security”, Third World Quarterly, Vol.27, No:5, Taylor and Francis Group, pp.855-869.
Paylaş

Yazar Hakkında

Cevap Yaz