“Yitik Hoşgörüye Özlem”in Hikâyesi: Sako Teyze

0

Yazar: Sefa ÖZKAN

SAKO

Habil ile Kabil’den beri nice husumet mizansenlerine sahnelik etti gezegenimiz. İktidara duyduğumuz amansız şehvet, kıskançlık, yoksulluk ve daha bir sürü unsur, bizleri birbirimize düşürmek için pusuda bekleyip durdular. Tüm bunlar olup biterken bir bütün olamamanın eksikliği de günden güne büyüdü içimizde. Bunun bilincinde olduğumuzdan bu yana “Ne yapabiliriz?” sorusunun cevabını arayıp durduk. Sonra da bulabileceğimiz cevapların peşine düştük. Nasıl mı?

Geçtiğimiz günlerde Kadıköy’deki bir mantıcının ismi dönüp durdu aramızda. Müşteri kitlesi içinde fenomene dönüşmüş bu şahsın bir hikâyesi olduğunu öğrendik. Olanca zulmün içinde, nefes bile almanın lüks sayılabileceği bir atmosferde, pençeleştiği hayattan hakkı olan şeyleri söküp alan birinin hikâyesi. Kimsenin hakkını gasp etmeden, güler yüz ve hoşgörünün hüküm sürdüğü güzel kalbini insanlara açan birinin hikâyesi. İsmi Sakine. Fakat herkes ona “Sako” diyor. “Ben sadece Sako’yum. Daha farklısı samimiyetsiz geliyor, sevmiyorum.” diyor. Hanımefendi tabirini de hakaret addeden cüretkâr bir tevazuya da sahip. Kendisiyle onca işinin arasında çok tatlı bir sohbet etme şansı bulduk. İnanın o kadar çerçeve değerlerle örülü prensipleri var ki, başarılı olmasına hiç mi hiç şaşırmıyorsunuz.

Restorana adımımızı attığımızda bizleri gösterişli aksesuar ve objelerden azade, şirin, sade bir atmosfer karşılıyor. Sanki daha önce buraya gelmişsiniz izlenimini uyandırıyor. Yaşadığımız evin sıcaklığı ortama hâkim desek yalan söylemiş olmayız. Kendimize güzel bir masa seçtikten sonra “Eee, gelmişken yemeden dönmek olmaz!” diyerek birer porsiyon mantı siparişi veriyoruz. Bu sırada dikkatimizi hoparlörden yükselen müzik çekiyor. Bu coğrafyaya ait ne kadar öğe varsa hepsini içinde barındıran; kardeşlik, hoşgörü, müsamaha, tevazu gibi ne kadar erdemli davranış varsa hepsinden söz eden ezgiler, doğru yere geldiğimizi onaylarcasına bir göz kırpıyor bize. Anladık ki buradan sadece mantı yeyip ayrılmak hiç kimse için mümkün değil.

Yemeğimizi yedikten ve kendi aramızda biraz söyleştikten sonra başlıyoruz Sako’ya meramımızı anlatmaya. Zaten başından beri ne için geldiğimizi fark etmiş olan Sako da henüz alnının teri kurumamışken masamızda bize katılıyor. Güneydoğu’da Alevi bir aileye mensup olan Sako, daha küçücükken kendisinden 17 yaş büyük birisiyle evlendirilmiş. Kadınların hala edilgen ve söz hakkına sahip olmayan varlıklar olarak nitelendirildiği bir toplumda Sako için boyun eğmekten başka çare kalmamış. Boy boy çocukları olmuş Sako’nun. Onlardan bazıları artık dünyada yoklar. Tüm bunların acısı, söz söyleyememenin o dayanılmaz silinmişlik duygusu, sefalet ve benzer etkenler tabiri caizse Sako’ya gemileri yaktırmış. Kararını vermiş ve çocuklarını da alarak bulunduğu yeri terk etmiş.

“Bizim kültürümüzde öldürmek yoktur. Eğer olsaydı yaparlardı. Ama ne kadar akrabam, eşim dostum varsa sırt çevirdiler. Bir başıma kaldım.” diyor Sako. Fakat tüm bunlar olup biterken Sako kin ve öfkeyle dolmak şöyle dursun, insanları kavgaya, karmaşaya, ayrılığa iten sebeplerin neler olduğunu bir bir çözmüş, fitneyi deşifre etmeyi başarmış. O artık ne yapılması ve ne yapılmaması gerektiğini öğreniyor. Belli bir süre bir restoranda çalıştıktan sonra yemeklerinin lezzeti, hoş sohbeti, maddi ve manevi birikimi ona artık kendine ait bir işletme kurmanın zamanı geldiğini ilan ediyor. İşte “Sini Mantı” ve onun kuruluş hikâyesi.

İnsanların farklılıklara hiç tahammülünün olmadığını söylediğinde hepimiz kulaklarımızı dört açmış onu dinliyorduk. Oğlunun en yakın arkadaşının onun Alevi olduğuna inanmamasının sebebi de oğlunun çok iyi bir insan olmasıymış. “Kulaktan dolma bilgilere itimat edip, herhangi bir araştırmaya gereksinim duymadan belli bir bilgiye inanmak sizce de çok komik değil mi?” diye bize sorduğunda, buruk bir gülümseme hediye etti bizlere. Yargılamanın ne kadar kolay, fakat uzlaşmanın zor olduğu kadar ürkütücü geldiğinden, empati yoksunluğundan, maddi statünün insanlara tanıdığı haklardan bahsetti. Söylemleri, haklı bir insanın sertliği, acı çekmiş bir insanın bilgeliği ve evlatlarını okşayan bir annenin şefkatli elleri gibiydi adeta. Restoranında ağırladığı müşterilerinden bazılarının ona tepeden bakmaya çalıştığını, fakat restorandan ayrılırken onu ne kadar sevdiklerini anlattı bizlere. Yaptığı tek şey dürüst olmak, sahip olduğu değerleri onlarla paylaşmak, eğriyi doğruyu bir porsiyon mantının kısacık zaman diliminde de olsa masaya yatırmaktı. Sako kusurlu insanlardan değil de, kusurunun farkında olmaktan kaçınan insanlardan rahatsızdı. Parolası hoşgörüydü çünkü. Kimin hangi etnik, ulusal, dini veya ekonomik sınıfa mensup olduğu onu ilgilendirmiyordu. Sadece insan vardı ve sonuna dek böyle olacaktı. Bu bilgi, sapı samandan ayırmasına yardımcı oluyor ve yüreğindeki süzgeçten geçirip rafine bir dostluk ortamı oluşturmasına el veriyordu.

Günümüz gençleriyle ilgili eleştirilerinin başında, gençlerin kayıtsız oluşu geliyor.“Şimdiki gençler sokaklarda yuvarlanana kadar sarhoş olmaktan başka bir şeyle ilgilenmiyorlar. Burada bizlerin de yüreğini yaralıyorlar. Kendinize yazık ediyorsunuz. Sizlere ihtiyacımız var.” diyor. Doğru da diyor. Terör, kargaşa ve fanatizmin farklı içerikler ve farklı ambalajlarla karşımıza çıkıyor olması gerçeğini ve bu hususta istikrarlı olan tek şeyin kayıtsızlığımız olduğunu da çekinmeden dile getiriyor. Ötekileştirmenin ve nefretin insanlara verdiği sinsi hazlardan, yaftalamanın meşru ve mukaddes bir nitelik kazanmasından gördüğümüz zararı anlatıyor Sako. Çünkü ona göre barış ikliminin sıcak rüzgârları yalnızca özeleştiriyi düstur edinmiş yüreklere esebilir.

Konuşacak daha o kadar çok şeyimiz vardı ki. Fakat hüzünleniyor ve uzaklara dalıyor. “Seversen Ali’yi, değme yarama.” diyor. Bizler de yarasına tuz basmaktan kaçınarak kendisine samimiyeti için defalarca teşekkür ediyoruz. Bizleri karmaşık duygularımızla baş başa bırakıp yanımızdan ayrılıyor. Söylediklerini etraflıca bir düşündükten sonra, elinde bir tabakla tekrar çıkageliyor Sako. “Gurur” ismini verdiği tatlısını bizlere teşekkür ve minnet söylemleriyle ikram ediyor. Bizler de bu tatlı sohbetin üzerine hep birlikte Sako’nun “gurur” unu paylaşıyoruz. Fark ediyoruz ki bu gurur, kalbini insanlara açabilmiş, her şeye rağmen hayatla dost kalabilmiş, hissiz kalmış gönüllere kardeşlik melodileri mırıldanan bir insanın gururu…

Ayrılma vaktimiz geldiğinde, tekrar geleceğimizden o kadar emin olmamızın sırrı sanırım bahsettiğim ayrıntılarda gizli. Barış denilen o ulvi kavramın tatlı suları o kadar davetkâr ki, vicdanımıza taktığı kancadan kurtulmanın yolu ancak vicdanımızı reddetmek, doğamızı inkâr etmek gibi görünüyor. Bu eylem de eşref-i mahlûkat olan insanın şerefli olma özelliğini yok edip, mahlûkat olmaktan öteye gidememesine sebebiyet veriyor. Bu nedenle bizler, yaşadığımız dünyayı anlamlı kılan şeyin dostluk, kardeşlik gibi değerler olduğuna inanıyor ve buna katkıda bulunmak isteyen herkesi hoşgörü, müsamaha, tahammül gibi olgulara hayatlarında yer vermeye davet ediyoruz…

Paylaş

Yazar Hakkında

Genç Barış

Cevap Yaz